PERŞEMBELİK
Köy ilkokulunda eğitim-öğretim bitip de yaz tatiline girilince, bütün çocukları bir sevinç dalgası sarardı. Okuldaki sıkı disiplin kurallarından, canı sıkılınca bütün sınıfı sıra dayağına çeken öğretmenden kurtulmuş olmanın sevinciydi bu.
Özelikle erkek çocuklar özgürlüklerine kavuşurlardı. Çünkü kız öğrenciler okulun sınırlarından kurtulduklarında evlerinin sınırlarına dönerlerdi. Erkek çocuklar kızlara göre daha özgürdüler. Dağlara gidip çiğdem toplayabilirler, dağ-bayır dolaşıp mantar toplayabilirler, eşeklere binip yarış yapabilirler, derlerde çimebilirlerdi. Kızların ise böyle bir şansları yoktu. Bu nedenle de kızların okul için evden çıkmaları, özgürlüklerine açılan kapı sayılırdı. Kızların çevreyi tanımaları sadece okul sayesinde olurdu. Okul kapanınca, kızlar da evlerine kapanırlar, annelerine yardım ederek zamanlarını evde geçirirlerdi.Hem zaten evden çıkabilseler bile köy yerinde nereye gidebilirlerdi ki? Ev işlerinden arta kalan zamanlarında tek eğlenceleri arkadaşlarıyla bir araya gelerek yaptıkları kekli, börekli çay toplantılarıydı.
Köyde erkek çocuklar babayı, kız çocuklar da anneyi model alırdı. Okul dışındaki zamanlarda onların rollerini paylaşırlardı. Erkek çocuklar bağa, bahçeye, tarlaya gider, hayvanların bakımını üstlenirlerdi. Hayvan bakımı deyince öyle kolay bir iş değildi. Hayvanları akşam köye dönen sürüden alıp getirmek, yazlık yerlerine bağlamak, danaların inekleri emmelerine mani olmak hep erkek çocukların işiydi. Akşam inekler sağılırken annelerine veya ablalarına yardım ederlerdi. Buzağıyı getirip ineği bir süre emmesini sağlamak ve inek sütünü saldığında buzağıyı geri çekmek en zor işlerden biriydi. Bu aşamada inek sağılır, süt azalınca veya “inek sütünü çekine” tekrar buzağı bırakılır ve kalan sütü emmesi sağlanırdı.
Akşam hava kararmaya başlayınca kümesin etrafında toplanan tavuklar, horozlar, hindiler kümese kapatılırdı. Ertesi gün öğleye kadar yumurtası olan tavuklar yumurtlamış olurdu. Öğleden sonraya yumurta nadiren kalırdı. Bu yumurtaları toplayıp eve götürmek de çocukların işiydi. Bu arada, evin köpeğini beslemek işten sayılmazdı ve bütün çocuklar için zevkli bir uğraştı.
Çocuklar için, sadece ev işlerinde çalışmakla her şey bitmezdi. Okullar kapandıktan sonra, köy imamının camide veya herhangi bir köy konuk evinde açtığı Kur’an kursu başlardı. Bu kursa çocukların tamamına yakını katılırdı. Ama kısa süre içinde fire vermeye başlarlar ve en fazla yarısı kursu tamamlardı.
Kurs odasında sandalyeler iki blok olarak ayrılırdı. Bir blokta kız öğrenciler, diğer blokta erkek öğrenciler otururdu. Arada ki geniş alan hocanın gezme alanıydı. Hoca ders boyunca elinden eksik etmediği ince ama sağlam kızılcık sopasıyla bir o yana, bir bu yana gezer dururdu. Sopanın boyu kurstaki en uzun öğrencinin boyundan bile uzundu. Hoca bu sopayı, bazen ezber sureyi kimin okuyacağını belirlemek için öğrencinin başına veya omzuna dokundurarak, bazen de kendi aralarında gevezelik eden iki çocuğun kafalarına habersizce pat diye indirerek, büyük bir yetenekle(!) kullanırdı. Çok nadir olarak da falaka vakalarında kullanılırdı. Gerçi falakanın da adı çıkmış bir kere. Hoca canını sıkan öğrenciyi bu zarif sopasıyla öyle bir döverdi ki, baldırlarında oklava gibi morluklar oluşurdu. Çocuk eğer suçlu ise, bunu ailesine söylemezdi. Ama arkadaşları bu dayak faslını abartılı bir şekilde, aynı gün öğrencinin ailesine aktarırlardı. Kimi aileler bu durumda çocuğa hiçbir şey sormadan, “Hocanın vurduğu yerde gül biter, bir şey olmaz” derlerdi. Çocuk da ertesi gün süklüm-püklüm kursa devam ederdi. Ancak bazı aileler büyük bir hışımla hocaya baskına gider, iyice bir fırça attıktan sonra çocuğunu da kurstan alırdı.
Hocanın en titiz davrandığı konulardan biri de temizlik konusuydu. Köyde ne yapılırsa yapılsın, sürekli toprakla, bağla, bahçeyle, hayvanlarla haşır-neşir olunduğu için, temiz kalmak oldukça özen gerektirirdi. Bu konuda kız çocuklar daha başarılıydı. Erkek çocuklar ise topraktan kopamadıkları için, elleri, yüzleri toz toprak içinde olurdu. Hoca temizlik kontrolünü, öğrencilerinin elleri üzerine sivri bir dal parçasını sürerek yapardı. Her sabah çocuklar mendillerini çıkarır, masanın üzerine koyar, sonra da ellerini mendilin üzerin koyarak hocanın kontrol etmesini beklerdi. Hoca tek tek herkesin eline bakar, tırnak uzunluklarını, kızların tırnaklarına boya sürüp sürmediklerini, ellerinin temiz olup olmadığını denetlerdi. Elindeki ucu sivriltilmiş küçük dal parçasıyla çocukların ellerinin üzerini çizerdi. Eğer iz kalıyorsa el kirli demekti.(!) O öğrenciyi hemen elini yıkamaya gönderirdi. Köy yerinde ne yapılırsa yapılsın, kuru havada insan teni de kuruduğu için el üzerinde çizik izi kalırdı. Bir de gerçekten kirli olan ellerde iz kalırdı. Ama hoca bunu ayırt etmez ve çizgi izi kalan herkesi ellerini yıkamaya gönderirdi. Kızlar bu işe bir çözüm bulmuşlardı. Zaten onların elleri ev işleri, bulaşık yıkama vs. nedeniyle temiz olurdu. Ancak çubuk kuru ellerde iz bıraktığı için bazen onlar da fırça yerdi. Bunun farkına varan kızlardan biri eline krem sürerek gelmeye başladı ve her sabah aferin aldı. Bunu keşfeden diğer kızlar da aynısını yaptılar. Eee, erkek çocuklar da aptal değil ya! Herkes köy bakkalına gidip, iki yumurta karşılığında küçük yuvarlak alüminyum bir kutu içinde satılan “Krempet”ten alıp ellerine sürerlerdi. Çoğu zaman, kirli ellerin üzerine sürülen krem nedeniyle, hocayla aralarında komik diyaloglar geçerdi.
Kur’an kursunda dersler topluca işlenirdi. Yeni başlayan küçükler namaz surelerini topluca ve yüksek sesle tekrar ederek ezber yaparlardı. Onlar bu çalışmayı yaparken, Kur’an dersi alanlar derslerine çalışırlardı. Ezbercilerin işi bitince, hoca toplu olarak tekrar ettirdiği sureyi öğrencilere tek tek okuturdu. Herkes bu tekrarlarda öğrenmek zorundaydı. Çünkü başka tekrarı yoktu. Ezberi orada yapamayan, evde ezberleyip gelmek zorundaydı.
Elif cüzünü bitirip Kur’an okumaya başlayan öğrenciler her gün giderek artan sayfalarla Kur’an okumaya başlarlardı. Böylece, gide gide okuması gelişir ve daha akıcı hale gelirdi. Böyle durumda olanlar, kurs bitmeden Kur’an’ın tamamını bitirirler ve Kur’an’ı “Hatim” yapmış olurlardı. Bunu başaranlar için kursun sonunda camide tören düzenlenirdi.
Mevlit okunur, şeker veya şerbet dağıtılırdı. Hatim yapan çocuklar törende Kur’an’dan sureler okurlardı. Başarılarını sergilemeye çalışırlardı. Doğal olarak bunu sadece erkek öğrenciler yapabilirdi. Kız öğrenciler kendileri için yapılan törene katılamazlardı. Evlerinde beklerlerdi. Törenle ilgili bilgileri, babalarından veya ağabeylerinden alırlardı.
Bu tür törenlerde dağıtılan şerbet özel olarak hazırlanırdı. Büyük kazanlara doldurulan sular, içine atılan karanfillerle birlikte kaynatılırdı. Karanfil kokusunu iyice alan suya şeker atılır ve karıştırılarak eritilirdi. Şekerden sonra da “şerbet tozu” atılırdı. Bu şerbet tozu, çok renk veren, kırmızıya yakın pembe renkli bir gıda boyasıydı. Bu boyanın da kendine has bir kokusu olurdu. Parlak kırmızı bir renk alan şerbetler soğutulur, su güğümlerine veya şerbet sürahilerine doldurularak camiye taşınırdı. Ayrıca birkaç tepsiye, ince uzun şerbet bardakları konulur, üzerleri yeşil veya kırmızı ince bir örtüyle örtülür ve gençler tarafından camiye getirilirdi.
Camide yapılan törenin bitmesine yakın, bu bardaklara şerbetler doldurulur ve önce hocaya ikram edilirdi. Hocanın yanındaki hatim yapmış öğrencilere de ikram edildikten sonra cemaate dağıtılırdı. Nefis tadı ve lezzetiyle, buz gibi şerbeti içenler şöyle bir kendilerine gelirlerdi. Şerbeti alan bekletmez hemen içerdi. Çünkü dağıtıcının peşinden gelen ve elinde boş bir tepsi bulunan genç, boşalan bardakları toplar, dışarıda hazır bekleyen suyla bu bardakları yıkar ve tekrardan kullanılacak hale getirirdi. Camideki cemaatin hepsine şerbet verildikten sonra, artan şerbet cami önünde bekleyen küçük çocuklara dağıtılır, yine de şerbet bitmemişse yolda karşılarına çıkan herkese ikram edilirdi.
Camide yapılan tören sırasında, hatim yapan öğrencilerin ailelerince hazırlanmış olan ve içlerinde havlu, mendil, takke, çorap vs. bulunan hediye paketleri hocanın yanına bırakılırdı. Bunun yanı sıra hocaya hediye olarak bir miktarda harçlık verilirdi. Bu da, paranın hocanın cebine konulması şeklinde olurdu. Hoca istese de istemese de bu para cebine konurdu. Bu nedenle hocalar bu işlem için kolaylık sağlama adına, hafifçe yan tarafa doğru eğilirlerdi. “İstemem, yan cebime koy” meseli herhalde bu tür durumlar sonunda ortaya çıkmış olmalıdır. Her şeye rağmen hoca cebine el sokturmazsa, bu defa da oturduğu seccadenin altına konulurdu. Hocalar bu tür paraları kesinlikle ellerini uzatarak almazlardı. Bu davranışlarıyla, böyle bir taleplerinin olmadığını vurgulamaya çalışırlardı.
Kurs devam ederken, hocaya kurs için herhangi bir ücret ödenmezdi. Ancak, her Perşembe günü, öğrencilerin annelerinin hazırladığı bir miktar yiyecek maddesini, çocuklar hocanın evine götürürdü. “Perşembelik” olarak anılan bu hediyeler genellikle, un, bulgur, tarhana, peynir, yoğurt, süt ya da çeşitli sebze veya meyveler olurdu. Hediyeleri hocanın hanımı alır, kabı boşaltır ve teşekkür ederek iade ederdi.
Bu hediyelerin niçin Perşembe günü verildiğine gelince, Perşembe gününün akşamı Cuma gecesi olduğundan, yapılan hayrın daha makbule geçeceğine inanılırdı herhalde. Hem de ertesi günün Cuma olması, Cuma gününün de müminlerin bayramı sayılması, bu bayram gününde hocanın evinin ihtiyaçları karşılanarak, onların da mutlu olmalarının istenmesi düşünülmüş olabilirdi. Her şeye rağmen güzel bir gelenekti. Aslında bu verilen hediyeler hocanın verdiği emeğin karşılığı bile değildi. Ama insanlar bu kurs verme işinin, hocanın asli görevlerinden biri olduğuna inanırlardı. Neticede herkes hakkına razıydı. Ortada yazılı-çizili bir kural olmamasına rağmen, bir sessiz antlaşma hükmünü sürdürürdü.
Kurs, hatimler ve törenlerle sona erdiğinde, henüz yaz tatili bitmemiş olurdu. Çocuklar ikinci bir tatile girmenin sevincini yaşarlardı. Genellikle kurs bitene kadar vakit namazları için camiye gelen erkek çocuklar, kurs bitiminden itibaren, bir hafta, on gün kadar daha azalan sayılarla vakit namazlarına gelirler, bir süre sonra vakit namazlarında çocuklar görülmezdi. Ancak, Cuma namazlarında hemen hemen bütün erkek çocuklar camide olurdu. Aralarından biri mutlaka müezzinlik yapardı. Bazen iki öğrenci aynı anda kalkıp kamet getirmeye başlardı. Bu durum bir tanesi pes edene kadar devam eder, ısrarcı ve kararlı olan o günün müezzini olurdu.
Anadolu’da klasik din eğitimi bundan ibaretti. Bugün pek çok insanın dini bilgileri bu kurslarda öğrendikleri ile sınırlıdır. Çünkü yaş ilerledikçe hem öğrenmek zorlaşmakta, hem de hayat şartlarının zorluğu altındaki insanlar bu işe zaman ayıramamaktadır. Bu nedenle de, insanlarımız dini konularda katı ve tavizsiz olmak yerine, hoşgörülü ve akılcı olmayı yeğlemektedirler.
Artık ne eski kurslar var, ne de perşembelikler. Maalesef her şey daha suni, daha sentetik ve maalesef daha siyasi!
Muharrem KILIÇ







