AHMET BEYDAYI’NIN DUT AĞACI
Babamın sağlığında komşumuz Ahmet beydayı’nın, bizim bahçeye bitişik ama bizim bahçeden büyük olan bahçesine sebze ekmiştik. Daha doğrusu babamla annem ekmişti. Bahçenin bir tarafı bizim bahçenin duvarına bitişikti. Diğer tarafı ise köy çeşmesine kadar uzanıyordu.

Bizim bahçe tarafında en az 50 yıllık bir ahlat ağacı, köy çeşmesi tarafında da en az 50 yıllık bir dut ağacı vardı. Bu dut ağacı köyün en büyük ağacıydı. Bütün köylü ondan bahsederken “dut ağacı” diye değil, “dut dalı” diye bahsederdi. Bu ağacın kökü o kadar kalındı ki, benim gibi 4-5 yaşlarındaki üç çocuk el ele verirdik yine de ağacın kökünü tamamen saramazdık. (Doğal olarak, ben büyüdükçe ağacın kökü de küçüldü..)

Bu dut ağacının kökü aşağıdan yukarıya doğru ortasından up uzun yarılmıştı. Bu dar yarığın içine taşlar sıkıştıran çocuklar, bu taşları basamak gibi kullanarak ağaca kolaylıkla çıkarlardı.
Önemli olan yukarıda kökün bittiği yerden sonrasıydı. Oraya kadar kolay çıkılırdı ama, oradan sonra yarık ve taş merdivenin olmadığı, yaklaşık bir metre uzunluğunda bir bölüm daha vardı. İşte orayı geçmek çoğu kişiyi korkuturdu. Oraya kadar yükselmişken, hele de hemen ardınızdan gelenler de varsa, devam etmekten başka şansınız olmazdı. O bölümü geçen ise adeta ayrı bir dünyaya varmış gibi rahatlardı. Yukarısı ayrı bir dünyaydı çünkü. Hemen kökün üzerinden her yöne dağılan kalın dalların her biri kendi içinde de dallara ayrıldığı için devasa bir görüntü oluşurdu.

Haziran ayı gelip de dutlar olgunlaşmaya başlaması, tam da okulların tatil olduğu döneme rastlardı. Kız öğrenciler dışında okulun bütün erkek öğrencileri, gruplar halinde Ahmet bey dayının dut ağacını ziyaret ederdik. Sadece öğrencilerle sınırlı değildi bu ziyaretiçler. 15-16 yaşındaki gençler bile gelirdi bazen. Zavallı dut ağacı meyveleri olgunlaştıktan sonra, sığırcık kuşu sürülerinden ve çocuk sürülerinden kendini kurtaramazdı. Çocuklar gelince sığırcıklar büyük bir gürültüyle ağacı terk ederlerdi. Çocuklar gider gitmez de ağaca üşüşürlerdi. Bu koca ağaç, biri sürü çocuğunu aynı anda emziren bir dev anası gibiydi adeta. Ağaca çıkan herkes mutluydu çünkü.

Yukarıdakilerin dışında bir de aşağıda bekleyenler olurdu her zaman. Bunlar ağaca tırmanamayan küçüklerdi. Her birisi yukarıya bakmaktan boynu tutula tutula yukarıdakilerden birine veya kendine yakın gördüğü bir kaçına seslenirdi. Genellikle herkesin ya bir abisi, ya bir amca oğlu, ya da bir komşusu ağaçta olurdu. Annesinden yiyecek bekleyen yavru kuşlar gibi yukarılara bakışır dururlardı. Yukarıdaki çocuklar öncelikle ulaşabildikleri en güzel meyveleri yerler, ondan sonra da uçlarda yer alan ve yetişip alamadıkları meyveleri de ağacın dalını sallayarak aşağı çırparlardı. Böyle durumlarda aşağısı ana baba günü olurdu. Çocuklar en iyi meyveleri kapabilmek için birbirine girerdi. Bu arada, dut ağacının hemen altındaki küçücük gölet her zaman dolu olduğundan, buraya düşen meyveler kimsenin işine yaramazdı.

Kimi zaman da yukarıdaki kişi aşağıyı uyarır ve aşağıdaki kardeşine yukarıdan kırdığı meyveli bir dalı atardı. Aşağıda bekleyen bun buna çok sevinirdi. Ama buna sevinmeyen biri vardı. Ahmet bey dayı. Çocukların hayhuyu ayyuka çıktığında oturduğu çardak gölgesinden kalkar bastonuna dayana dayana ağaca doğru gelirdi. Bu arada zaman zaman durur ağaca doğru bastonunu sallayarak kızdığını belirten sözler söylerdi. Ama bunu kimse duymazdı bile. Ahmet bay dayı ağaca iyice yaklaşana kadar kimse konumunu değiştirmezdi. 40-50 metre kala ilk önce yerdeki çocuklar bahçeyi terk ederdi. Sonra da ağacın her bir dalından sarkarak patır patır yere dökülen çocuklar. Bu duruma rağmen ağacı terk etmeyenler de olurdu. Bunlar ağaçtan inmek yerine, ağacın en üst dallarına tırmanır, kalabalık dallar arasında gizlenirlerdi. Ahmet bey dayı herkesin kaçtığı varsayımıyla hareket ettiği için, etrafa biraz söylenir, sonra da tekrar eve dönerdi. Kimi zaman, kırılıp aşağı atılmış daları toplar kızarak eve götürürdü. En çok üzüldüğü şey ağaç dallarının kırılmasıydı. Ama maalesef çocuklar da bunu anlayacak durumda değildi. Bazı zamanlarda, dut dalını korumak amacıyla, beylik atını getirir, dut ağacının altındaki çayırlığa çakardı. Köyün çocuklarının en mutlu olduğu zaman ise, Ahmet bey dayının atını eyerleyip, Pancarlı’daki arazileri dolaşmak üzere köyden ayrıldığı zamandı. O atının üstünde mağrur ve sakin bir şekilde yol alarak, Bağlar’ın altındaki tepenin ucundan görünmez olduğunda ise, bütün iletişim imkanlarını kullanan çocuklar bir anda dut ağacının tepesine üşüşürdü.

Ahmet bey dayı köyümüzün en eski ailesi olduğundan, pek çok çalışanı, koyun sürüsü ve pek çok manda ve ineği olurdu. Öğleyin sofrası çok kalabalık olurdu. Diyebilirim ki Ahmet bey dayı köyümüzde yaşayan son beydi. Değirmi yüzünü süsleyen beyaz sakalıyla, ağır ve sakin hareketleriyle hoş bir insandı Ahmet bey dayı.

İşte babamlar bu Ahmet bey dayının bahçesini ekmişlerdi. Buranın ekilmesini istemesinin bir nedeni de dut ağacını çocukların elinden kurtarmaktı. Çünkü, bu bahçe ekildiği zaman, çocuklar her yıl bol bol yedikleri o güzelim dutları öyle canlarının istediği gibi alıp yiyemezler, para ödemek zorunda kalırlardı. Bahçeyi eken kişi ağacı da korur, olgunlaştıkça çırpar ve orada satardı. Bahçe ekildiği zamanlar dut ağacının altındaki çayırlar, çocuklar tarafından çiğnenmediği için daha bir güzel olurdu. Bahçenin ekildiği yıllar köyün çocuklarının kara yılı olurdu adeta.

Babamlar bu bahçeyi ektiklerinde dört yaşında ancak vardım herhalde. Bana hiç iş düşmezdi. ağabeylerimi iş için zaman zaman bahçeye çağırdıkları halde, bana kimse bir şey demezdi. Gönlümce gezer dolaşırdım sebzelerin bostanların arasında. Kargaları kovmada bile bana iş düşmezdi Çünkü üç tane abim vardı.

Bahçedeki dinlenme zamanlarında bahçeye çok yakın olan eve gitmez, ailece dut ağacının koyu gölgesinde, küçük göletin yanındaki yeşil bir halıyı andıran çimlerin üzerinde otururduk. Ömrümde unutamadığım belki de en mutlu ve huzurlu günlerim bu mekanda geçmiştir. Çünkü bir yıl sonra, ben beş yaşımdayken babamı kaybedecektim ve hiçbir zaman da bu mutlu günlere dönemeyecektim.

Bu bahçede neler yetiştirmemişlerdi ki rahmetli annem ve babam. Taze soğan, sarımsak, biber, domates, fasulye, patlıcan, bamya ve daha neler neler. Burası köyün manavı olmuştu. Hem de ne manav. Hayali cihan değer. Müşteri gelir, istediğini söyler, manav gider bahçeden taze taze toplar getirir, tartar ve müşterisine verir. Üst ortasında tutulacak yeri olan kollu terazi ile tartılırdı her şey. Bir tane yarım kiloluk, bir tane 1 kiloluk orijinal kiloluklar vardı. İki kiloluk ise beyaz mermer renginde, yuvarlak bir çay taşıydı. Babam o iki kiloluk taşı Karaçay’dan getirdiği 15-20 adet taşın arasından tartarak seçmişti.

Köyümüzde su kıt olduğu için, herkes sebze ekemezdi. O zamanlar ağaç da çok azdı. Babamlar o kadar bol ürün alıyorlardı ki o yıl, herkes hayretler içinde kalıyordu. Sebze satışı genelde öğleye doğru başlar, akşam ezanından sonrasına kadar sürerdi. Tabi satış dediysek manav gibi sürekli bir satış değil. Akşam hava karardığında babam bahçeden topladığı sebzelerden birkaç öbek oluşturur ve bunları ağabeyimlere vererek köyümüzdeki ihtiyaç sahibi komşulara gönderirdi.

Öğle yemeklerimizi genellikle bahçede dut ağacının altında yerdik. Annem yemek yapmaya zaman bulamadığı zamanlarda evden yufka ekmek getirirdi. Haşlanmış yumurta ve taze soğanla dürüm yapardık. Yanında da çeşmenin buz gibi suyundan ayran. Bahçeden toplanmış ala çağla domatesler. Bu domatesleri ortadan ikiye böldükleri zaman mis gibi bir koku ortalığı kaplardı. İçi pul pul parlardı. Ve artık o lezzet dünyamızdan ayrılalı çok oldu, maalesef. (Böyle bir lezzeti tatmış olmaktan dolayı mutluyum. Bu anlattıklarımdan yaklaşık kırk yıl sonra köyüme dönüp, kurduğum bahçede aynı lezzeti çocuklarıma da tattırmaya çalıştım. Ama bu lezzet o lezzet değildi.)

Babamlar, bu bahçenin, bizim kendi bahçemize yakın olan tarafına da kavun, karpuz ekmişlerdi. Zaman geçtikçe kavunlar ve karpuzlar kendilerini göstermeye başlamışlardı. Kimi zaman ağabeyimler, daha yumruk kadar olmuş kelekleri koparır parçalar ve paylaşırlardı. Babama söylemeyeyim diye bana da verirlerdi. İşte ilk kez o zaman, asıl olgunluğuna erişmemiş bir meyvenin, ham kavunların bu kadar güzel koktuğunu ve bu kadar lezzetli olduğunu öğrenmiş oldum. Ve zaman zaman annemden kelek istemeye başladım. Annem babama söylerdi. Babam ise, önce bana onların daha ham olduğunu, büyüdüklerinde daha lezzetli olacağını, onları o zaman daha çok seveceğimi anlattıktan sonra, elimden tutup bostana götürürdü. Oradan beğendiğim bir keleği babama gösterirdim. O da onu koparırdı. Birlikte dut ağacının altındaki göletin başına dönerdik. Babam kemerine takılı siyah kılıftan çıkardığı kemik saplı bıçağıyla keleği parçalara ayırır ve orada bulunanlara dağıtırdı.

Ben bu lezzetten bir türlü vazgeçemiyordum. Bu yüzden de zaman zaman bostanı ziyaret eder olmuştum. Ziyaret saatlerimi de genellikle akşam alaca karanlığa ayarlıyordum. Böylece görünmez olduğumu düşünüyordum herhalde. Gündüzden yerini öğrendiğim bir keleğin başına alçak sürünmeyle gidiyor, keleği kopartmadan, teveğinde kemirerek yiyordum. Yarısını ancak tüketebildiğim keleğin kalan kısmının üzerini de toprak serperek örtüyordum. Bu şekildeki üçüncü operasyonun akşamında sofrada otururken babam anneme seslendi:

-Hatun, son zamanlarda bostana bir kemirgen dadandı farkında mısın?

-Farkındayım, farkındayım. Kirpi mi, kaplumbağa mı, köstebek mi bilmem.

Babam sözünü sürdürdü:
-Ame her ne ise bu kemirgen küçük bir şey olmalı.. Çünkü bu kemirgen bir keleği bile yiyip bitiremiyor. Kalanını da toprakla gizliyor. Bu nasıl bir şey acaba?

Annem cevap verdi:
-Bilmem, bir gün nöbet tutar yakalarız. O zaman anlarız nasıl bir şey olduğunu.

Bu yakalarız sözü beni öyle rahatsız etti ki anlatamam. Ben kendi bahçemize zarar veriyordum. Ve ailem bahçeye zarar veren o yaratığı yakalamaktan bahsediyordu. O an öyle pişman oldum ki yaptıklarıma. Hani derler ya, yer yarılsa da içine girsem. Utancımdan kıpkırmızı kesilmişim. Başımı yukarı kaldırmaya bile cesaret bulamıyordum kendimde.
Bir ara şöyle bir etrafıma bakayım dedim. Oda ne? Herkes gülümseyen bir yüzle bana bakıyor. Ben başımı kaldırıp babama durumu anlatmaya çalışıyordum ki, sofradakilerin kahkahaya dönüşen gülmeleriyle rahatladım. Herkesin gülmesiyle ben de onlara katıldım Ama yine de içimde, yaptığım hatadan dolayı bir kırıklık vardı. Herkesin gülme krizi geçtikten sonra babam, sevgi ve merhamet dolu bakışlarla beni süzdü. Beni çok rahatlatan şu sözleri söyledi ve başımı okşadı:

-Üzülme güzel yavrum, onlar ailemizin malı. Yediklerin helal sana. Sen onları başkasının bahçesinden almış olsaydın sana çok kızardım. Ama sen öyle bir şey yapmadın.

O an dünyadaki en mutlu kişi eminim ki bendim.

*

Bir yıl sonra babam hayata veda edecek ve benim kısacık süren babalı yaşamım da bitecekti. O günden sonra, babalarının elinden tutup, köy içinde yürüyen çocuklara hep gıpta ile baktım. Hatta zaman zaman kıskandım bile diyebilirim. Ama hayat buydu işte. Bazı şeyleri biz belirlemiyorduk. Bize sadece kabullenmek, sabretmek ve katlanmak düşüyordu.

*

Yıllar sonra Ahmet bey dayının da dünyadan ayrılmasının ardından, normal olarak çocukları mirasını paylaştılar. Bahçesinin bizim ektiğimiz bölümü de bir kardeşe düştü. Ama burada bir adaletsizlik(!) vardı. Arazinin bu bölümünde iki büyük ağaç kalmıştı. Biri köyümüzün anıt ağacı konumundaki dut ağacı, diğeri de bizim bahçemizin yanındaki ahlat ağacı. Bu ağaçların da paylaşılması gerekiyordu.(!) Ahlat ağacı dut ağacına göre daha küçük ve gösterişsizdi. Dolaysıyla, ağaçların paylaşımında kendisine kıyılan ağaç, çocukluk yıllarımızın süsü olan dut ağacı oldu.

Bir gün komşularımızdan, Bayburtlu Hayri Pak amca, baltasını biledikten sonra dut ağacının yanına gelip, bu devasa ağacın köküne baltasını vurmaya başladığında, yaklaşık seksen yıldır o köyde yetişen herkesin çocukluk anılarını baltaladığının farkında değildi. Çünkü o sadece söyleneni yapıyordu.

O koca ağaç artık yerde yatıyordu. Hem de param parça. Köyün o güzelim görüntüsü bozulmuştu. Köy bir anda yabancılaşmıştı gözümde. Yapabileceğim hiçbir şey yoktu. Çevredekilere hissettirmeden yanaklarımdan aşağı süzülen damlaları kurulamaya çalışıyordum. Tıpkı babamı kaybettiğim gün olduğu gibi.

Muharrem KILIÇ