﻿<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Mahmatlı Köyü &#187; Muharrem KILIÇ</title>
	<atom:link href="http://www.mahmatlikoyu.com/category/muharrem-kilic/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.mahmatlikoyu.com</link>
	<description>Ankara Gölbaşı Mahmatlı Köyü Web Sayfası</description>
	<lastBuildDate>Sun, 21 Nov 2010 23:17:14 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.0.3</generator>
		<item>
		<title>Dikili Ağacın Olsun&#8230; (Şiir &#8211; Muharrem KILIÇ)</title>
		<link>http://www.mahmatlikoyu.com/dikili-agacin-olsun-siir-muharrem-kilic/</link>
		<comments>http://www.mahmatlikoyu.com/dikili-agacin-olsun-siir-muharrem-kilic/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 19 Mar 2010 12:11:31 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Ankara Gölbaşı]]></category>
		<category><![CDATA[Mahmatlı]]></category>
		<category><![CDATA[Muharrem KILIÇ]]></category>
		<category><![CDATA[Şiirler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.mahmatlikoyu.com/dikili-agacin-olsun-siir-muharrem-kilic/</guid>
		<description><![CDATA[DİKİLİ AĞACIN OLSUN Ağa&#231;, bu d&#252;nyanın ziyneti, s&#252;s&#252; O, kara toprağın yeşil &#246;rt&#252;s&#252; G&#246;nl&#252; şenlendirir hoş g&#246;r&#252;nt&#252;s&#252; Ağa&#231; dik, dağ ve taş hep orman olsun. Yeter ki dikili ağacın olsun. G&#246;lgesi, meyvesi ayrı bir g&#252;zel, G&#252;zeldir yaprağı, olsa da gazel. Fidan dik, kutludur bu işler ezel, Kimin bah&#231;esinde olursa olsun, Yeter ki dikili ağacın olsun. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><img width="167" vspace="6" hspace="6" height="191" border="4" align="left" src="http://i44.tinypic.com/349dycm.jpg" alt="" />DİKİLİ AĞACIN OLSUN</strong></p>
<p>Ağa&ccedil;, bu d&uuml;nyanın ziyneti, s&uuml;s&uuml;<br />
O, kara toprağın yeşil &ouml;rt&uuml;s&uuml;<br />
G&ouml;nl&uuml; şenlendirir hoş g&ouml;r&uuml;nt&uuml;s&uuml;<br />
Ağa&ccedil; dik, dağ ve taş hep orman olsun.<br />
Yeter ki dikili ağacın olsun.</p>
<p><span id="more-272"></span></p>
<p>G&ouml;lgesi, meyvesi ayrı bir g&uuml;zel,<br />
G&uuml;zeldir yaprağı, olsa da gazel.<br />
Fidan dik, kutludur bu işler ezel,<br />
Kimin bah&ccedil;esinde olursa olsun,<br />
Yeter ki dikili ağacın olsun.</p>
<p>G&ouml;lgesinde dinlenir yorgun insan,<br />
Yaprağından yemlenir kurt, kuş, hayvan,<br />
Sana dua eder, d&ouml;nd&uuml;k&ccedil;e devran<br />
Bırak, ıssız dağda, derede olsun,<br />
Yeter ki dikili ağacın olsun.</p>
<p>Dostun bah&ccedil;esine dik de bir fidan,<br />
Senden sonra bulunsun bir hatıran.<br />
Yoksa hi&ccedil; bulunmaz adını anan<br />
Emeğinle dost bah&ccedil;esi şen olsun,<br />
Yeter ki dikili ağacın olsun.</p>
<p>Toprağa borcunu &ouml;demek i&ccedil;in,<br />
G&uuml;zel nidaları dinlemek i&ccedil;in,<br />
Sonsuzluğa doğru &uuml;nlemek i&ccedil;in,<br />
Bir tohum at yere ve orman olsun,<br />
Yeter ki dikili ağacın olsun.</p>
<p>Bir &ccedil;ekirdek, bir ağaca can verir,<br />
Bir tek ağa&ccedil;, bin meyveye d&ouml;nenir,<br />
Bin meyveden koca orman donanır,<br />
İnsan, &ccedil;ekirdekte ormanı bulsun.<br />
Yeter ki dikili ağacın olsun.</p>
<p>Huzur istiyorsan, iki cihanda,<br />
Birfani, fırsat bu, işte karşında!<br />
Ağa&ccedil; dik! Ağa&ccedil; kalmadı vatanda.<br />
Mezarın bir &ccedil;ınar g&ouml;lgesi olsun,<br />
Yeter ki dikili ağacın olsun.</p>
<p><strong>Muharrem KILI&Ccedil;</strong><br />
05.04.2009<br />
ANKARA</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.mahmatlikoyu.com/dikili-agacin-olsun-siir-muharrem-kilic/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Aşure Kültürümüzü Yaşatalım</title>
		<link>http://www.mahmatlikoyu.com/253/</link>
		<comments>http://www.mahmatlikoyu.com/253/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 21 Dec 2009 00:37:41 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Ankara Gölbaşı]]></category>
		<category><![CDATA[Kültür]]></category>
		<category><![CDATA[Mahmatlı]]></category>
		<category><![CDATA[Muharrem KILIÇ]]></category>
		<category><![CDATA[Yazılar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.mahmatlikoyu.com/253/</guid>
		<description><![CDATA[AŞURE NASIL YAPILIR? Aşure, bilindiği &#252;zere i&#231;inde &#231;ok &#231;eşit bulunan ve ağırlıklı olarak bakliyat &#231;eşitleriyle d&#246;v&#252;lm&#252;ş buğday kullanılan tatlı bir yemektir. Ancak &#8220;Aşure &#231;orbası&#8221; olarak anılmaktadır. Ana malzemesi d&#246;v&#252;lm&#252;ş buğday(yarma)dır. Yarma, ıslatılmış buğdayın dibek taşlarında ahşap tokmaklarla d&#246;v&#252;lerek kabuklarından ayrıştırılmasıyla elde edilir. Bu ana malzeme ve diğer malzemeler; fasulye, nohut, kuru kayısı, kuru incir, kuru [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img width="201" vspace="5" hspace="5" height="150" border="2" align="left" alt="" class="alignleft" style="border: 3px solid black; margin: 6px;" title="Aşure" src="http://i47.tinypic.com/2elxhqg.jpg" /><strong>AŞURE NASIL YAPILIR?</strong>  Aşure, bilindiği &uuml;zere i&ccedil;inde &ccedil;ok &ccedil;eşit bulunan ve ağırlıklı olarak bakliyat &ccedil;eşitleriyle d&ouml;v&uuml;lm&uuml;ş buğday kullanılan tatlı bir yemektir. Ancak &ldquo;Aşure &ccedil;orbası&rdquo; olarak anılmaktadır.  <span id="more-253"></span>  Ana malzemesi d&ouml;v&uuml;lm&uuml;ş buğday(yarma)dır. Yarma, ıslatılmış buğdayın dibek taşlarında ahşap tokmaklarla d&ouml;v&uuml;lerek kabuklarından ayrıştırılmasıyla elde edilir.</p>
<p style="text-align: left;">Bu ana malzeme ve diğer malzemeler; fasulye, nohut, kuru kayısı, kuru incir, kuru &uuml;z&uuml;m vs. &ouml;nceden hazırlanarak b&uuml;y&uuml;k bir aşure tenceresine, ya da aşure kazanına doldurulur ve kaynatılır.</p>
<p style="text-align: left;"><img width="171" vspace="5" hspace="5" height="190" align="left" alt="" class="alignleft" style="border: 3px solid black; margin: 6px;" title="Malzemeler" src="http://i48.tinypic.com/igykwh.jpg" /></p>
<p><img width="169" vspace="5" hspace="5" height="196" align="right" alt="" class="alignright" style="border: 3px solid black; margin: 6px;" title="Aşure s&uuml;sleme Malzemeleri" src="http://i48.tinypic.com/xf26g8.jpg" /></p>
<p style="text-align: left;">(Bazı b&ouml;lgelerde aşure &ccedil;orbasının i&ccedil;ine, Kurban bayramında kesilen kurbanın kurutulmuş k&uuml;&ccedil;&uuml;k bir par&ccedil;ası da atılır. Bunun dışında, aşureye hoş bir koku vermesi amacıyla, suyuna başka bir kapta kaynatılmış karanfil suyu da eklenir.)</p>
<p>&Uuml;lkemizde bazı y&ouml;relerde aşure kaynatmak tam bir t&ouml;ren havasında ge&ccedil;er. Eskilerde bu durum her yerde aynı idi. Ancak k&ouml;yden kente g&ouml;&ccedil; ve şehirlileşme s&uuml;reci i&ccedil;inde pek &ccedil;ok k&uuml;lt&uuml;r değerimizin aşındığı gibi, Aşure t&ouml;renlerimiz de aşınmıştır. Ancak, halkımızın belleğindeki yeri koruduğu i&ccedil;in hangi şartlarda olursa olsun, yaşamaya devam etmektedir. Kentlerde de en azından apartman komşuları arasında, aynı sokaktaki komşular arasında yaşatılmaktadır.</p>
<p style="text-align: center;"><img width="370" vspace="5" hspace="5" height="251" align="middle" alt="" class="aligncenter" style="border: 3px solid black; margin: 6px;" title="İmece İle Aşure Pişirilmesi" src="http://i45.tinypic.com/vn03mg.jpg" /></p>
<p>Aşure piştikten sonra, k&uuml;&ccedil;&uuml;k kaplara b&ouml;l&uuml;n&uuml;r. &Uuml;zerinde biraz kaymak tabakası oluştuktan sonra, &uuml;zerine tar&ccedil;ın serpilir. Ondan sonra da d&ouml;v&uuml;lm&uuml;ş fındık, ceviz vs. serpilir. Eğer mevsimiyse, tıpkı g&uuml;lla&ccedil; tatlısında olduğu gibi &uuml;zerine kırmızı nar taneleri de serpiştirilerek s&uuml;slenir. Bundan sonraki aşama ise konu-komşu ve hısım-akrabaya dağıtmaktır.</p>
<p style="text-align: center;"><img width="379" vspace="5" hspace="5" height="286" align="middle" alt="" class="aligncenter" style="border: 3px solid black; margin: 6px;" title="Aşure Dağıtılması" src="http://i49.tinypic.com/dcq90n.jpg" /></p>
<p>Anadolu&rsquo;muzda ve T&uuml;rk İslam coğrafyasının b&uuml;y&uuml;k bir b&ouml;l&uuml;m&uuml;nde bilinir aşure. Ama &ouml;yle zannediyorum ki, ona en g&uuml;zel anlamları Anadolu y&uuml;klemiştir. &ldquo;Bereket &ccedil;orbası&rdquo;, &ldquo;Bereket aşı&rdquo;, &ldquo;Bereket yemeği&rdquo;, &ldquo;Bereket tatlısı&rdquo; gibi adlarla da anılır.</p>
<p style="text-align: center;"><img width="385" vspace="5" hspace="5" height="252" align="middle" alt="" class="aligncenter" style="border: 3px solid black; margin: 6px;" title="Aşureler Servise Hazırlandı" src="http://i46.tinypic.com/2hf3sew.jpg" /></p>
<p><strong>İLK AŞURE NE ZAMAN YAPILMIŞTIR?</strong></p>
<p>Kaynaklarda ilk aşure &ccedil;orbasının, Nuh Tufanının ardından geminin karaya oturmasıyla yapıldığı anlatılır. Gemi Cudi dağına oturduktan sonra karaya ayak basılmış ve elde kalan son malzemeler birleştirilerek aşure &ccedil;orbası yapılmıştır. Yapılan aşure &ccedil;orbası gemiden karaya inen insanlara dağıtılmıştır. B&ouml;ylece ilk aşure &ccedil;orbası ortaya &ccedil;ıkmış.</p>
<p><strong>KERBELA VAK&#8217;ASI VE AŞURE</strong></p>
<p><img width="225" vspace="5" hspace="5" height="180" align="left" alt="" class="alignleft" style="border: 3px solid black; margin: 6px;" title="Kerbelada Aşure Canlandırması" src="http://i46.tinypic.com/23rs6me.jpg" />Bir başka inanış ise, aşure &ccedil;orbasının, Kerbela &ccedil;&ouml;l&uuml;nde Yezit&rsquo;in askerleri tarafından abluka altına alınan, Hz. Muhammed&rsquo;in torunu Hz. H&uuml;seyin&rsquo;in ailesi tarafından yapıldığıdır. Bilindiği &uuml;zere, Hz. H&uuml;seyin&rsquo;in geri d&ouml;n&uuml;p gitmesine izin verilmeyerek, &ccedil;&ouml;lde a&ccedil; ve susuz bırakılmışlardır. Bu aşamada elde kalan son yiyeceklerin birleştirilmesiyle aşure &ccedil;orbası yapılmış ve Hz. H&uuml;seyin&rsquo;in ailesine ve askerlerine dağıtılmıştır. Bundan sonrası ise zaten acıların en b&uuml;y&uuml;ğ&uuml;d&uuml;r. Kerbela katliamı yaşanmış, Allah resul&uuml;n&uuml;n torunu şehit edilmiştir.  M&uuml;sl&uuml;manlar her yıl Muharrem ayının 10&rsquo;uncu g&uuml;n&uuml; yaşanan bu b&uuml;y&uuml;k acıyı anar, orada a&ccedil; ve susuz şehit edilen Hz. H&uuml;seyin ve ailesinin anısını yaşatmak i&ccedil;in Muharrem orucu tutarlar. On g&uuml;n boyunca su i&ccedil;mezler. Onuncu g&uuml;n yapılan aşure ile de oru&ccedil;larını a&ccedil;arlar. İslam d&uuml;nyasının en acı g&uuml;nlerinden biridir 10 Muharrem. Bu nedenle İslam coğrafyasının her yerinde inananlar yasa b&uuml;r&uuml;n&uuml;r, Hz. H&uuml;seyin&rsquo;in şahadeti i&ccedil;in g&ouml;zyaşı d&ouml;kerler.</p>
<p><strong>MUHARREM AYININ &Ouml;ZELLİKLERİ</strong></p>
<p>Aşure g&uuml;n&uuml;n&uuml;n de i&ccedil;inde yer aldığı Muharrem ayı, İslam d&uuml;nyasında başka nedenlerden dolayı da kutlu sayılan bir aydır. İnanışa g&ouml;re Muharrem ayında Allah on peygamberine on ihsanda bulunmuştur. Muharrem ayına Anadolu&rsquo;da Aşure ayı veya Aşır ayı da denmektedir.  &ldquo;<strong>Bug&uuml;ne &quot;&Acirc;şura&quot; denmesinin sebebi, Muharrem ayının onuncu g&uuml;n&uuml;ne denk geldiği i&ccedil;indir.</strong> <strong>Hadis kitaplarında ge&ccedil;tiğine g&ouml;re ise, bu g&uuml;ne bu ismin verilmesinin hikmeti, o g&uuml;nde Cen&acirc;b-ı Hak on peygamberine on değişik ikram ve ihsan ettiği i&ccedil;indir.</strong></p>
<p>Bu ikramlar ş&ouml;yle belirtilmektedir:</p>
<p>1. Allah, Hz. Musa&#8217;ya (a.s.) &Acirc;şura G&uuml;n&uuml;nde bir mucize ihsan etmiş, denizi yararak Firavun ile ordusunu sulara g&ouml;mm&uuml;şt&uuml;r.</p>
<p>2. Hz. Nuh (a.s.) gemisini C&ucirc;di Dağının &uuml;zerine &Acirc;şura G&uuml;n&uuml;nde demirlemiştir.</p>
<p>3. Hz. Yunus (a.s.) balığın karnından &Acirc;şura G&uuml;n&uuml; kurtulmuştur.</p>
<p>4. Hz. &Acirc;dem&#8217;in (a.s.) tevbesi &Acirc;şura G&uuml;n&uuml; kabul edilmiştir.</p>
<p>5. Hz. Yusuf kardeşlerinin atmış olduğu kuyudan &Acirc;şura G&uuml;n&uuml; &ccedil;ıkarılmıştır.</p>
<p>6. Hz. İsa (a-s.) o g&uuml;n d&uuml;nyaya gelmiş ve o g&uuml;n sem&acirc;ya y&uuml;kseltilmiştir.</p>
<p>7. Hz. Davud&#8217;un (a.s.) tevbesi o g&uuml;n kabul edilmiştir.</p>
<p>8. Hz. İbrahim&#8217;in (a.s.) oğlu Hz. İsmail o g&uuml;n doğmuştur.</p>
<p>9. Hz. Yakub&#8217;un (a.s.), oğlu Hz.Yusuf&#8217;un hasretinden dolayı kapanan g&ouml;zleri o g&uuml;n g&ouml;rmeye başlamıştır.</p>
<p>10. Hz. Eyy&ucirc;b (a.s.) hastalığından o g&uuml;n şifaya kavuşmuştur.&rdquo;</p>
<p><strong>GELENEKLERİMİZİ YAŞATALIM&#8230;</strong></p>
<p>Diğer pek &ccedil;ok geleneğimiz gibi aşure geleneğimiz de zamana ve k&uuml;reselleşen d&uuml;nyaya karşı direnmektedir. K&uuml;lt&uuml;r değerleri, milleti millet yapan değerlerdir. K&uuml;lt&uuml;r değerlerimize sahip &ccedil;ıkmalı, onları yaşatmalı ve yaygınlaştırmalıyız. Ancak b&ouml;yle yaparsak millet olarak kalabilir, k&uuml;reselleşen d&uuml;nyanın dişleri arasında kaybolmayız. Bu nedenle de &ouml;rf, adet ve gelenek-g&ouml;reneklerimizi yaşatmak zorundayız. Bizler, bizi biz yapan bu değerleri yaşattığımız s&uuml;rece varız. Bunu unutmayalım.</p>
<p>Aşure g&uuml;n&uuml;n&uuml;, kendisi i&ccedil;in bir k&uuml;lt&uuml;r değeri olarak, bir inan&ccedil; değeri olarak benimsemiş  t&uuml;m insanların ve &ouml;zellikle de T&uuml;rk milletinin aşure g&uuml;n&uuml;n&uuml; kutlar, bu kutlu g&uuml;n&uuml;n sevgi, barış ve huzura vesile olmasını y&uuml;ce Tanrıdan dileriz.</p>
<p><strong>Muharrem KILI&Ccedil;</strong></p>
<p>18. Aralık. 2009</p>
<p>ANKARA  &#8230;</p>
<p><strong>AŞURE YAPIYORUZ&#8230;</strong></p>
<p><strong>Malzemeler:</strong></p>
<p>* 3 su bardağı aşurelik buğday (yarma)</p>
<p>* 2 su bardağı nohut (haşlanmış)</p>
<p>* 2 su bardağı kuru fasulye (haşlanmış)</p>
<p>* 1 su bardağı bakla (haşlanmış)</p>
<p>* 1 &ccedil;ay bardağı pirin&ccedil;</p>
<p>* 1,5 kg toz şeker</p>
<p>* 250 gr kuru kayısı (d&ouml;rde kesiyoruz)</p>
<p>* 250 gr kuru &uuml;z&uuml;m</p>
<p>* 250 gr kuru incir</p>
<p>* 250 gr fındık</p>
<p>* 250 gr ceviz</p>
<p>* 1 adet portakal kabuğu rendesi</p>
<p style="text-align: center;"><img width="300" vspace="5" hspace="5" height="223" align="middle" alt="" class="aligncenter" style="margin: 6px;" title="Aşure Malzemeleri" src="http://i49.tinypic.com/23r7fpi.jpg" /></p>
<p><strong>S&uuml;slemek İ&ccedil;in:</strong></p>
<p>* Kuş &uuml;z&uuml;m&uuml;</p>
<p>* Yeşil fıstık</p>
<p>* Tar&ccedil;ın * Ceviz</p>
<p>* Nar</p>
<p><strong>Yapılışı:</strong></p>
<p>* Aşurelik buğdayı tencereye koyuyoruz, iyice yıkayıp &uuml;zerine &ccedil;ıkacak kadar su koyup kaynamaya bırakıyoruz.</p>
<p>* Suyunu &ccedil;ektik&ccedil;e soğuk su ilave ediyoruz</p>
<p>&nbsp;* Yarmalar pişene kadar kısık ateşte pişiriyoruz.</p>
<p>* Biraz daha su ilave ediyoruz.</p>
<p>* Nohutu,kuru fasulyeyi, baklayı, pirinci, kuru &uuml;z&uuml;m&uuml;, kuru kayısıyı, fındık, portakal rendesini katıp kısık ateşte pişmeye bırakıyoruz.</p>
<p>* Kuru inciri ayrı bir tencerede d&ouml;rde kesip 1 su bardağı su ilave edip 1 &ccedil;ay bardağı toz şekerle pişiriyoruz. (Aşurenin kararmaması i&ccedil;in)</p>
<p>* Toz şekeri ilave edip i&ccedil;indeki malzemelerle şeker birbiriyle tatlanana kadar pişiriyoruz.</p>
<p>* Pişen aşureyi kaselere koyuyoruz.</p>
<p>* Arzuya g&ouml;re &uuml;zerini nar tanesi, ceviz, yeşil fıstık , kuş &uuml;z&uuml;m&uuml;, tar&ccedil;ın ile s&uuml;sl&uuml;yoruz.</p>
<p>* Soğuk olarak servis yapıyoruz.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kaynaklar</strong></p>
</div>
<p>http://www.islamiyet.gen.tr</p>
<p>http://www.enfesyemektarifi.com</p>
<p>http://www.ankader.com</p>
<p>http://www.gerceklerimiz.com</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.mahmatlikoyu.com/253/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>3</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Mahmatlı&#8217;da Kış Eğlencelerimiz</title>
		<link>http://www.mahmatlikoyu.com/mahmatlida-kis-eglencelerimiz/</link>
		<comments>http://www.mahmatlikoyu.com/mahmatlida-kis-eglencelerimiz/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 21 Oct 2009 11:22:08 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Ankara Gölbaşı]]></category>
		<category><![CDATA[Kültür]]></category>
		<category><![CDATA[Mahmatlı]]></category>
		<category><![CDATA[Muharrem KILIÇ]]></category>
		<category><![CDATA[Yazılar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.mahmatlikoyu.com/mahmatlida-kis-eglencelerimiz/</guid>
		<description><![CDATA[KÖYDE, ESKİ KIŞ GECELERİ Henüz ilkokula yeni başladığımız yıllarda, köyler eski özelliklerini koruyorlardı. Yani, televizyon henüz yaygınlaşmamıştı, Radyo bile her evde yoktu. İnsanlar uzun kış gecelerinde birbirlerine misafirliklere giderlerdi. Çaylar demlenir, mısırlar patlatılır, kavurgalar kavrulurdu. Mısır patlatmayı belki herkes bilir ama, kavurga nasıl yapılır herkes bilmeyebilir. Kavurga, sonbaharda bulgur yapmak için kaynatılan buğdaylardan ayrılan haşlanmış [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><img src="http://i34.tinypic.com/wm0bjp.jpg" align="left" border="3" vspace="7" width="210" height="134" hspace="7" />KÖYDE, ESKİ KIŞ GECELERİ</strong></p>
<p>Henüz ilkokula yeni başladığımız yıllarda, köyler eski özelliklerini koruyorlardı. Yani, televizyon henüz yaygınlaşmamıştı, Radyo bile her evde yoktu. İnsanlar uzun kış gecelerinde birbirlerine misafirliklere giderlerdi.</p>
<p><span id="more-235"></span></p>
<p>Çaylar demlenir, mısırlar patlatılır, kavurgalar kavrulurdu. Mısır patlatmayı belki herkes bilir ama, kavurga nasıl yapılır herkes bilmeyebilir.<br />
Kavurga, sonbaharda bulgur yapmak için kaynatılan buğdaylardan ayrılan haşlanmış ve kurutulmuş buğdaydan yapılır. Buna kuru hedik de denir. İşte kış geceleri bu kuru hedikler sac üstünde kavrulup, tabaklara konulur ve sıcak sıcak misafirlere ikram edilirdi. Yanında da tabi ki çay servisi yapılırdı.</p>
<p><strong>Bu misafirliklerde sadece mısır patlatma ve kavurga kavurma olmazdı. Kimi zaman da ekip tamamsa, pişmani çekilirdi. Şeker, sıcak un, limon, tereyağı ve mutlaka iyi bir usta olması lazımdı pişmani çekebilmek için. Eğer dışarıda da kar yağmışsa, deme gitsin!  </strong></p>
<p>Gece ziyaretlerinde sadece yenilip içilmezdi. Bazen kitap okunduğu da olurdu. Okuryazar biri, eline hangi kitabı geçirirse açar okurdu. Genellikle tarih kitapları ilgi toplardı. Ben böyle bir kış gecesinde, Muhittin Kara ağabeyin evindeki misafirlere,  rahmetli Âlim Yüksel ağabeyin, Selçuklu tarihi okuduğuna bizzat şahit oldum. Kitap okunmaya başlandığında, genç yaşlı sus pus olur, adeta içeride sinek uçsa duyulurdu. Duvara asılı olan gaz lambası okuyucuya yakın ve onun omuz başı hizasında bir yere getirilirdi. Kitap okunurken huysuzluk eden çocuklar olursa, anneleri tarafından hemen kucaklanır ve öbür odaya götürülürdü. Öbür odalarda genellikle soğuk olduğu için, hiçbir çocuk bunu göze alıp yaramazlık yapmazdı. İyice küçük, emzikli çocuklar için tek çare ise annelerinin onları emzirmesiydi. Dinlediği kitaptan kopmak istemeyen anne, yaşlı kadınların arkasında bir yere geçer, sırtını odaya döner ve çocuğunu orada emzirirdi.</p>
<p><strong>Böyle gecelerde kitap okuyacak biri olmazsa, hikâye anlatacak biri mutlaka bulunurdu.</strong> Hikâyeciler, Kırgızistan’ın Manasçıları gibi, kendilerine has üsluplarıyla aşk hikâyelerini anlatırlar, içindeki türkülerini de yeri geldikçe yanık sesleriyle söylerlerdi. Bunlardan biri de Bölükbaşı adıyla tanınmış olan, Osman Kılıç ağabeydi. Ondan da birkaç kez Köroğlu hikâyesini ve türkülerini dinlemiştim.</p>
<p>Kendi evimizde de Kerem ile Aslı, Ferhat ile Şirin, Leyla ile Mecnun, Köroğlu, Hz. Ali’nin cenk hikâyelerini anlatan Hayber Cengi, Hikâye-i Kesikbaş, gibi babamdan kalma hikâye kitapları vardı. Ve bize misafir geldiğinde de bu kitaplar okunurdu. Bu kitaplardan çok etkilenirdim, özellikle türkülerinden.</p>
<p>Bütün bunların dışında köyümüzün bir hikâyecisi vardı ki, öylesi kolay kolay bulunmaz. Bu, rahmetli Hacı Mehmet Koç amca idi. O kendine has olgun, babacan tavırları, ağır yürüyüşü, sevecen bakışlarıyla çok farklı bir kişilikti. Onu farklı yapan başka bir özelliği vardı ki, o tam bir yetenek işiydi. Hacı Mehmet amca, hikâyelerini kendi yazardı. Yazardı derken, bir yere yazmazdı, irticalen söylerdi. Hikâyelerin içinde kendisi de mutlaka bulunurdu. Kendi hayatından örnekler katarak hikâyelerini daha dinlenir ve güçlü hale getirirdi. “Arazi tüfeği”, “Dört köpekle mücadelesi” onun en ünlü hikâyeleri idi. Hacı Mehmet amca hikâyelerini sadece geceleri anlatmazdı. Gündüzleri de eğer gerçekten ilgiyle dinleyen bir topluluğa rastlarsa oralarda da anlatırdı. Ancak, onun hikâyelerine başlaması ve anlatırken konuyu detaylandırması için, yanında bir arkadaşı bulunurdu. O da kendisi gibi şimdi aramızda bulunmayan rahmetli Kazım Töreli ağabeydi. İkisi bir araya geldiği zaman orada muhabbet gerçekten çok farklı olurdu.</p>
<p><strong>Bizim şimdi burada anlatacağımız, yukarıdakilerden hiçbir değil. Çok farklı bir etkinlik. Bu etkinliğin temelinde, köyün gençlerinin, bir nevi seyirlik oyunlar sergilemeleri yatıyor. Buna “köy tiyatrosu” diyenler de var. Bu oyunlar genellikle sonbahardan kışa geçerken ve kışın geceleri sergileniyor. Belirli bir mekânı yok. Belirli ezberlenmiş sözleri yok. Hepsi oyunun oynanması esnasında canlı olarak, anında söylenen sözler ve hareketlerden meydana geliyor. </strong></p>
<p>Oyunun genel kurgusu içinde yer alan kahramanlar şöyle sıralanıyor:</p>
<p><strong>Dede (Hombur)</strong> (Buradaki “hombur” sözcüğünün, “kambur”dan türediğini zannediyorum. Çünkü, tek başına hombur sözcüğü bir anlam içermiyor.) : Gençler arasından en uzun boylu olanı seçilir, kafasına posttan yüksekçe bir külah yapılıp giydirilir. Yünden uzunca bir sakal sıkıca bağlanır. Nerdeyse yüzü görünmez olur. Zaten istenen de budur. Elbiselerinin üzerine büyük bir cübbe veya palto, bazen de çoban kepeneği giydirilir. Beline bir kuşak sarılır. Dede, yani hombur artık görevini yapmaya hazırdır.</p>
<p><strong>Efe, (Delikanlı başı):</strong> Efe köyün önde gelen gençlerinden biri olur. Düğünlerde “Delikanlı başı” seçilen genç kim ise, genellikle o efe olur. Elinde sağlam bir kayış olur. Kafasında güzel bir kalpak, ayaklarında da çizmeleri vardır. Bıyıkları yanmış fındıkla iyice siyaha boyanır, kaşlar zayıfsa güçlendirilir.</p>
<p><strong>Kız:</strong> Oyunda kız rolünü köyün delikanlılarından biri oynar. Yakınlarına ait yeni elbiselerden elbise giyer. Başını örter, yaşmağını burnunun üzerinden atar. Çünkü bazen kız rolünü oynayanlar bıyıklı delikanlılardan olur. Bu oyun için bıyıklarını kesmek istemezler. Bu nedenle de yüzlerinin yarısını kapatırlar.</p>
<p><strong>Fenerci:</strong> Eskiden köylerde elektrik olmadığı için, gece yürüyecekleri yolu aydınlatması için bir fenerciye gerek vardır. Fenerci genellikle grubun önünde yürür. Ancak, oyunun sergileneceği evin önüne gelince biraz geride kalır. Çünkü bu ortamın biraz karanlık olması oyuna heyecan katar. İnsanlar tarafından hemen tanınmamak, onları da heyecanlandırmak için gereklidir bu ortam.</p>
<p><strong>Malzemeciler:</strong> Bunlar iki, üç, dört, bazen de beş kişi bile olurlar. Her birinin elinde farklı malzemeleri koymak için bir torba, bir yağ küleği, bir şeker kavanozu, bir heybe olabilir. Malzemeciler, önünde oyun oynanan evden alınacak malzemeleri bu kaplara koymak, onları döküp saçmadan taşımak ve toplanma merkezine gelindiğinde delikanlı başına, yani efe’ye teslim etmekle görevlidirler. Bazı evlerden tavuk, horoz veya hindi gibi canlı hayvan verildiğinde de, köyü dolaşıp gelene kadar o hayvanları da ellerinde taşırlar.</p>
<p><strong>Seyirci kalabalığı:</strong> Bu son grup ise, yapılacak oyunları seyretmek için gruba katılan çocuklardan oluşur. Her evden yeni çocuklar katılarak, bu kalabalık gittikçe büyür. Bu grup en kalabalık kesimdir. Oyun sergileneceği zaman, evdekilerin onları görmemesi için evlerin iki yanında dururlar. Oyunun sonuna doğru ise, herkes evin önünde toplanır. Alkışlamalar, gülüşmeler, kızın ağlamasına eşlik etmek için yalandan ağlamalar hep bu grup tarafından yapılır. Toplanma merkezine gelindiğinde de herkes evlerine dağılır. Orada sadece gençler kalır.</p>
<p><strong>Bu oyun nasıl oynanır?</strong></p>
<p>Grup, toplanma merkezinden hareket eder. Genellikle aralarında bulunan gençlerin evlerine, ya da nazlarının geçtiği komşuları ile akrabalarına giderler. Bir evin önüne geldiklerinde herkes görünmeyecek şekilde gizlenir. Ortada sadece efe, kız ve dede kalır. Dede de ilk anda görünmez. Kenarda durur. Efe gürültülü bir şekilde kapıyı yumruklar. İçeridekiler telaşla kapıyı açarlar. Şaşkınlıkları yüzlerinden okunur. Tam bu anda efe, yanındaki kızı kolunun altına doğru çeker ve ev sahibine şöyle der:<br />
-Ben bir kız kaçırdım, bana yardım edin. Evinizde saklayın.<br />
Ev sahibi efeyi ister tanımış olsun, ister tanımasın. Kaçırılmış bir kızı evine almak istemeyecektir. Bu arada kız başını iyice önüne eğer ve mahcup bir edayla kenarda süzülür. Eğer ev sahibi onları içeri buyur eder de kapıyı iyice açarlarsa, kız içeri girmez ve geri çekilir.</p>
<p>Tam bu sırada dede,<br />
-Kızımı kaçırdılaaar, diye bağırarak ortaya çıkar ve evin eşiğine boylu boyuna uzanır. Dedenin vücudunun yarısı dışarıda kalır yarısı içeride.<br />
Kız hemen dedenin üzerine eğilir ve;<br />
-Dedem öldüüü, dedem öldüüü , diye ağlamaya başlar.<br />
Bütün bunların peşinden, grubu takip eden kalabalık ortaya çıkar ve gürültü ayyuka çıkar. Ev sahibi artık neler olup bittiğini anlamış olduğundan, ne yapması gerektiğini de bilir.<br />
-Size ne lazım gençler? Ne verelim? Diye sorar.</p>
<p>Gençler de isteklerini bildirirler. İstediklerini alınca o evdekilerle vedalaşıp yollarına devam ederler. Belirledikleri yeni eve doğru giderler. Bu yürüyüşler sırasında, gruba köy içinden gelen gençler de katılır. Artık efenin işi zordur. Çünkü, bu oyunun gereği olarak, o gençlerden herhangi biri kızı kaçırmaya teşebbüs edebilir. Bu arada kız da, etraftaki gençlere kaş göz ederek onları, kendisini kaçırmaya teşvik eder. Ama asıl amacı onları dövdürmektir. Böyle girişimlere karşı efe çok acımasız davranır. Elindeki kalın kayışla, böyle bir girişimde bulunanı canı yanasıya döver. Bunun için genellikle kaçırma girişimlerinin sonucu hep aynıdır. Önce kaş göz eden kız, elinden tutup kendisini kaçırmaya çalışan genci yakalar. Bu arada efe yetişir ve kayışını kullanmaya başlar.</p>
<p>Köy içinde bu şekilde devam eden tur, malzemeleri toplayarak devam eder. Turun yarısında dinlenmek amacıyla ekip köy kahvesinde toplanır. Burada en yoğun kız kaçırmalar yaşanır. Neticede, gençler köyden topladıkları malzemelerle toplanma merkezine gelirler.</p>
<p>Burada işlerine yarayacak malzemeler ayrılır ve yemek yapılmak üzere mutfağa gönderilir. Yemekleri de bazen gençler yaparken, bazen de toplanma merkezindeki evin hanımları yapar. Bundan sonrası, gecenin ilerleyen saatlerine kadar devam eden bir eğlence gecesidir. Yemekler hazırlanana dek, içeride kendi aralarında da seyirlik oyunlar düzenlerler. Bu oyunlardan en çok bilineni Kalaycı ve değirmenci oyunlarıdır.  Şimdi hatırlayamadığım pek çok oyun oynanır bu gecelerde. Bağlama çalanlar bağlamalarını alır gelir. Kendi bestelerini, bir de toplum içinde okuyamadıkları içerikleri biraz farklı bestelerini böyle gecelerde çalar söylerler.</p>
<p>Öyle olur ki, bazen bağlama çalan kimse bulunamaz. Böyle durumlarda, zile pekmezi (ağda) külekleri ve bir miktar arı kovanına petek bağlamada kullanılan tellerle acilen bir bağlama yapılır. O bağlamayla(!) kendine güvenenler çalar söylerler. Böyle gecelerde bağlamasıyla eksik olmayan, şu anda Almanya’da yaşamakta olan İsmail Hakkı Ceylan’ın  besteleri, özellikle de “sıpa” bestesi çok ilgi toplardı. Hakkı’nın ve abisi Nurettin ağabeyin ayrıca, ağızlarına gazyağı doldurup, havaya püskürterek yakmaları da çok ilgi toplayan gösterilerden biriydi.</p>
<p><strong>İlkokul yıllarımda böyle bir geceyi yaşamıştım. O gecenin oyuncuları şu kişilerden oluşuyordu.<br />
Efe, delikanlı başı: Yaşar Kılıç<br />
Kız: Şimdi aramızda bulunmayan rahmetli Fevzi Kara ağabey.<br />
Dede, hombur: Nurettin Ceylan ağabey.<br />
Fenerci: Mustafa Kılıç</strong></p>
<p>O gecenin toplanma merkezi bizim evdi Çünkü Yaşar ağabeyim delikanlı başı idi. Hazırlıklar bizim evde yapıldı. Fevzi ağabey, rahmetli Zahide ablamın elbiselerini ve pullu yaşmağını almıştı. Nurettin ağabey uzun boyuyla dede, hombur rolüne birebir uyuyordu. Elbiseleri giyince Fevzi ağabeyi gece karanlığında tanımak mümkün değildi. Mustafa ağabeyim gemici fenerini aldı. Onun akranlarından bazı arkadaşları malzemeci oldular. Bizler de seyirci kalabalığı olarak peşlerine takıldık. Ben böyle bir geceye ilk kez şahit oluyordum. Benim için oldukça heyecanlı bir etkinlikti.</p>
<p><strong>Kafile ilk olarak köy ilkokulunun yanındaki ablamların evine uğramaya karar verdiler. O gün Cafer eniştem Ankara’dan gelmişti. Herkes gizlendi, Yaşar ağabeyim kapıyı şiddetle vurmaya başladı. Kapıyı rahmetli Türkan ablam açtı. Yaşar ağabeyimi yanında bir kızla görünce çok şaşırdı. O şaşkın haliyle;</strong></p>
<p><strong><br />
-Bu ne Yaşar diyebildi. Yaşar ağabeyim de;<br />
-Kız kaçırdım abla, dedi. Ablam;<br />
-Allah seni kahretmesin deli oğlan, diyerek içeriye döndü ve enişteme seslendi.<br />
-Cafer, koş koş, bak bu deli oğlan ne yapmış? Kız kaçırmış. Eniştem bir telaşla kapıya kadar geldi. Bu arada Türkan ablam Yaşar ağabeyime;<br />
-Girin içeri, girin. Bir gören olur diyerek onları içeri almaya çalışıyordu. Bu durumda Fevzi ağabey geri çekildi ve hombur Nurettin ağabey boylu boyunca eşiğe uzandı. Bağırıyor, ağlıyor, çırpınıyor, bir yandan da bağırıyordu:<br />
-Kızımı kaçırdılaaar, kızımı kaçırdılaaar…</strong></p>
<p>Cafer eniştem bunun bir oyun olduğunu anlayınca kahkahalarla gülmeye başladı. Ablam ise durumu öğrenince ilk işi Yaşar ağabeyimi yumruklamak oldu. Buradan alacaklarını aldıktan sonra kafile yola devam etti. Ancak Türkan ablam beni göndermedi.<br />
<strong>-Sen küçüksün, gece gece karanlıkta onlara yetişemezsin, karşına köpek falan çıkar, diyerek beni içeri aldı. </strong></p>
<p>Böyle olunca, hikâyenin kalanını öğrenmek için ben de sabahı beklemek zorunda kaldım. Anlatılanlara göre, gecenin ilerleyen kısmı çok neşeli geçmişti. En çok konuşulan ise, köyümüzün öğretmeni Yusuf hocanın kız rolündeki Fevzi ağabeyi kaçırmak isterken fosseptik çukuruna düşmesiydi.</p>
<p>Şimdilerde maalesef herkes kendi evinde, televizyonun başında gecelerini geçiriyor. Ve nerdeyse, komşu komşuya gitmez olmuş. Kim bilir,  belki birileri bu geleneği canlandırmak ve komşular arasındaki samimiyeti artırmak için, böyle bir gece düzenlemeyi düşünebilirler.</p>
<p><strong>Muharrem KILIÇ</strong><br />
20. 10. 2009<br />
ANKARA</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.mahmatlikoyu.com/mahmatlida-kis-eglencelerimiz/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>9</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Mahmatlı Onlardır &#8211; 2 (Şiir-Muharrem Kılıç)</title>
		<link>http://www.mahmatlikoyu.com/mahmatli-onlardir-2-siir-muharrem-kilic/</link>
		<comments>http://www.mahmatlikoyu.com/mahmatli-onlardir-2-siir-muharrem-kilic/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 14 Oct 2009 21:16:36 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Ankara Gölbaşı]]></category>
		<category><![CDATA[Kültür]]></category>
		<category><![CDATA[Mahmatlı]]></category>
		<category><![CDATA[Muharrem KILIÇ]]></category>
		<category><![CDATA[Şiirler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.mahmatlikoyu.com/mahmatli-onlardir-2-siir-muharrem-kilic/</guid>
		<description><![CDATA[Sevgili Mahmatlı köylüler, sevgili komşularım, akrabalarım, arkadaşlarım, Köyümüzün “Hakk’a varmış” güzel insanlarına… İthaf ettiğimiz, MAHMATLI ONLARDIR adlı şiirimizi yazarken, o an aklımıza gelmeyen, ama hatıralarını unutamayacağımız çok değerli komşularımız, akrabalarımız ve arkadaşlarımızla ilgili eksiğimizi tamamlamak bugün nasip oldu. Ancak, yine de unuttuğumuz, hatırlayamadığımız büyüklerimiz olabilir. Bu şiirde adları geçmeyenler varsa, bunun tek nedeni bizim unutkanlığımızdır. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img src="http://i35.tinypic.com/2elgfud.jpg" vspace="7" width="219" align="left" border="3" height="180" hspace="7" />Sevgili Mahmatlı köylüler, sevgili komşularım, akrabalarım, arkadaşlarım, Köyümüzün “Hakk’a varmış” güzel insanlarına… İthaf ettiğimiz, MAHMATLI ONLARDIR adlı şiirimizi yazarken, o an aklımıza gelmeyen, ama hatıralarını unutamayacağımız çok değerli komşularımız, akrabalarımız ve arkadaşlarımızla ilgili eksiğimizi tamamlamak bugün nasip oldu.</p>
<p><span id="more-233"></span> Ancak, yine de unuttuğumuz, hatırlayamadığımız büyüklerimiz olabilir. Bu şiirde adları geçmeyenler varsa, bunun tek nedeni bizim unutkanlığımızdır. Yakınları haklarını helal etsinler.</p>
<p><strong>MAHMATLI ONLARDIR – 2</strong></p>
<p><strong><em>Köyümüzün “Hakk’a varmış” güzel insanlarına… </em></strong></p>
<p>Hacı Hamdi ile Necip Dalbudak,<br />
Amcaoğlu idi yanılmıyorsak,<br />
Kimler gelip geçmiş, geriye bir bak.<br />
Köyümüzü şanlandıran onlardı.</p>
<p>Kardeşti Hayati ve Halis Gürbüz,<br />
Hasan Acar, Hayri Öztürk, biliriz.<br />
İsmail Şimşek’i arar buluruz.<br />
Köyümüzü ünlendiren onlardı.</p>
<p>Hacı abi  mütevazı bir kuldu. (Hacı İsmail Çetin)<br />
Yürüdüğü yol da doğru bir yoldu.<br />
Her can gibi, ahir Mevla’yı buldu.<br />
Köyümüzü gamlandıran bunlardı.</p>
<p>Gocosman’dan bir de Goca Niyazı,<br />
Var mıdır bilemem, bir oğlu, kızı,<br />
Unutulmak mıdır yürekte sızı,<br />
Köyümüzü gamlandıran onlardı.</p>
<p>İzzetin’le Sebahattin kardeşti,<br />
Kader vurdu, yolları ayrı düştü.<br />
Sebahattin Acar erkenden göçtü,<br />
Köyümüzü şenlendiren onlardı.</p>
<p>Şerafettin ve İbrahim Tepecik,<br />
Ve Esat oğlu Selahattin Çelik,<br />
Üçler ile Şevki iki kardeşlik,<br />
Köyümüzü gamlandıran onlardı.</p>
<p>Amca oğlum Cevat yürekte sızı,<br />
Genç iken göçtü de ağlattı bizi.<br />
Düşünmeye saldı her birimizi,<br />
Köyümüzü gamlandıran onlardı.</p>
<p>Ali Dönmez bir var oldu, bir de yok.<br />
Hacı Öztürk sanki bu dünyaya yük.<br />
Hafız oğlu Mehmet her yerde büyük,<br />
Köyümüzü ünlendiren onlardı.</p>
<p>Köyümüzde misafir enişte Kasım,<br />
Herkesle dost idi, olmadı hasım.<br />
Genç yaşta o gitti, oğlu yaşasın,<br />
Köyümüzü gamlandıran onlardı.</p>
<p>Apansız ayrıldı Muharrem Yılmaz,<br />
Ağlayıp sızlasan geriye gelmez,<br />
Kaderden öte bir yol da bulunmaz,<br />
Köyümüzü gamlandıran onlardır.</p>
<p>Birfani, seni de anan olur mu?<br />
O da göçtü diye yanan olur mu?<br />
Salına kuş gibi konan olur mu?<br />
O var, ben yok, biz var, keder olur mu?</p>
<p><strong>Muharrem KILIÇ</strong><br />
14.10.2009<br />
İSTANBUL</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.mahmatlikoyu.com/mahmatli-onlardir-2-siir-muharrem-kilic/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>3</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Şiirlerle Mahmatlı İnsanları &#8220;Karacaoğlu Ahmet Bey&#8221;</title>
		<link>http://www.mahmatlikoyu.com/siirlerle-mahmatli-insanlari-karacaoglu-ahmet-bey/</link>
		<comments>http://www.mahmatlikoyu.com/siirlerle-mahmatli-insanlari-karacaoglu-ahmet-bey/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 11 Oct 2009 21:49:44 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Ankara Gölbaşı]]></category>
		<category><![CDATA[Bilgilendirme]]></category>
		<category><![CDATA[Kültür]]></category>
		<category><![CDATA[Mahmatlı]]></category>
		<category><![CDATA[Muharrem KILIÇ]]></category>
		<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Şiirler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.mahmatlikoyu.com/siirlerle-mahmatli-insanlari-karacaoglu-ahmet-bey/</guid>
		<description><![CDATA[Tarihi beş yüz yılı aşan köyümüzün kuruluşuna vesile olan, tımar sahibi Karacaoğlu ailesinin son beyi Hacı Ahmet bey amcayı anmak istiyorum. Kendisi, uzun bir beylik döneminin sonunda, tımar sistemi bozulup, torakların işleyenlere dağıtılması sürecinde, kendilerine tımar olarak verilmiş topraklarını, çalışanlara zorla dağıtarak, hem insanların toprak sahibi olmasını, hem de yeni köylerin kurulması sürecini yaşamıştır. Bizler [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img src="http://i34.tinypic.com/30hq0zc.jpg" align="left" border="3" vspace="7" width="201" height="147" hspace="7" />Tarihi beş yüz yılı aşan köyümüzün kuruluşuna vesile olan, <strong>tımar sahibi Karacaoğlu ailesinin son beyi Hacı Ahmet bey</strong> amcayı anmak istiyorum. Kendisi, uzun bir beylik döneminin sonunda, tımar sistemi bozulup, torakların işleyenlere dağıtılması sürecinde, kendilerine tımar olarak verilmiş topraklarını, çalışanlara zorla dağıtarak,  hem insanların toprak sahibi olmasını, hem de yeni köylerin kurulması sürecini yaşamıştır.</p>
<p><span id="more-229"></span></p>
<p>Bizler ilkokul sıralarında iken Hacı Ahmet bey amca sağdı. Bu nedenle onu net olarak hatırlayabiliyoruz. <strong>Başkatip Faik bey, Kara haydar, Gocüseyin, Gocosman, Mürteza, Paşa gibi bazı büyüklerimizi görmek nasip olmadı.</strong> Ama bir süre sonra, burada adı geçenleri bizzat tanıyan hiç kimse kalmayacak. İşte amacımız, o zaman için bir şeyler yapmak ve büyüklerimizin unutulmamalarını sağlamaktır.</p>
<p>&#8230;</p>
<p><strong>KARACAOĞLU AHMET BEY</strong></p>
<p>Yağız donlu beylik ata binerdin,<br />
Sakin sakin Pancarlı’ya inerdin.<br />
“Bura ecdadımın yerleri” derdin,<br />
Nerdesin heey Karacoğlu Ahmet bey?</p>
<p>Tüm çocuklar dut dalına dalardık,<br />
Kuşlar gibi dallarına konardık.<br />
Sen gelirken daldan sarkıp kaçardık,<br />
Nerdesin heey Karacoğlu Ahmet bey?</p>
<p>Dut dalını Ekrem abi kestirdi,<br />
Çördük dalı yalnız kaldı. Küstürdü.<br />
Armudun dalına balta astırdı,<br />
Nerdesin heey Karacoğlu Ahmet bey?</p>
<p>Kendiniz gittiniz adınız kaldı,<br />
Hatıranız ile yadınız kaldı.<br />
Cümle ağızlarda tadınız kaldı<br />
Nerdesin heey Karacoğlu Ahmet bey?</p>
<p>Ekmek aşınızı yemeyen mi var?<br />
“Allah razı olsun” demeyen mi var?<br />
Anılarınızı bilmeyen mi var?<br />
Nerdesin heey Karacoğlu Ahmet bey?</p>
<p>Birfani ozanım yazar-söylerim,<br />
Dünya kime kalmış ki ben neylerim<br />
Cümlenize Hakk’tan rahmet dilerim,<br />
Nerdesin heey Karacoğlu Ahmet bey?</p>
<p><strong>Muharrem KILIÇ</strong><br />
Şubat 2008<br />
ANKARA</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.mahmatlikoyu.com/siirlerle-mahmatli-insanlari-karacaoglu-ahmet-bey/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Mahmatlı Onlardır (Şiir &#8211; Muharrem Kılıç)</title>
		<link>http://www.mahmatlikoyu.com/mahmatli-onlardir-siir-muharrem-kilic/</link>
		<comments>http://www.mahmatlikoyu.com/mahmatli-onlardir-siir-muharrem-kilic/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 11 Oct 2009 21:14:48 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Ankara Gölbaşı]]></category>
		<category><![CDATA[Kültür]]></category>
		<category><![CDATA[Mahmatlı]]></category>
		<category><![CDATA[Muharrem KILIÇ]]></category>
		<category><![CDATA[Şiirler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.mahmatlikoyu.com/mahmatli-onlardir-siir-muharrem-kilic/</guid>
		<description><![CDATA[Köyüme ve köyümün insanlarına duyduğum sevgi ve muhabbeti dile getirmek için, şu anda tamamı Hakk’ın rahmetine kavuşmuş olan köyümüz büyüklerini bir şiirle anmak ve onların hatıralarının yaşamasını sağlamak istedim. Bugünkü nesiller ve bundan sonra gelecek nesiller onları unutmasınlar istedim. Her birini bir cümleyle anmaya çalıştım. Kimilerinin sadece adını andım. Bu arada hatırlayamadığım için bu şiirde [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><img src="http://i37.tinypic.com/mlts2f.jpg" align="left" border="3" vspace="7" width="204" height="154" hspace="7" /></strong>Köyüme ve köyümün insanlarına duyduğum sevgi ve muhabbeti dile getirmek için, şu anda tamamı Hakk’ın rahmetine kavuşmuş olan köyümüz büyüklerini bir şiirle anmak ve onların hatıralarının yaşamasını sağlamak istedim. Bugünkü nesiller ve bundan sonra gelecek nesiller onları unutmasınlar istedim. Her birini bir cümleyle anmaya çalıştım.</p>
<p><span id="more-227"></span> Kimilerinin sadece adını andım. Bu arada hatırlayamadığım için bu şiirde adı geçmeyenler olabilir. Onları da hatırladıkça veya hatırlatıldıkça yazmaya çalışacağım.  Bu şiirde sadece erkekleri andım. Bir şiirde inşallah ebelerimiz, ninelerimiz, analarımız, ablalarımız için yazmayı düşünüyorum.</p>
<p>Bu şiirde adı geçenler, köyümüzü köy yapan , bir takım değerleri yerleştiren, karşılıklı saygı ve sevgi ortamını oluşturan, bizi biz yapan kültürümüzü bizlere aktaran, saygıyla anmak zorunda olduğumuz büyüklerimizdir. Onların yanı sıra, genç yaşta veya çocuk yaşta aramızdan ayrılan köylülerimiz de bu şiirin içinde yer almaktadır.</p>
<p>&#8230;</p>
<p><strong>Köyümüzün “Hakk’a varmış” güzel insanlarına&#8230;</strong></p>
<p>Başkatip Faik bey Çankırı’dandı,<br />
Kamran, Veciye, Röveyde üç kızı vardı.<br />
Mürsel amcam Faik beyin damadı<br />
Köyümüzü ünlendiren onlardır.</p>
<p>Köyümüzde kimler yaşadı kimler,<br />
Garhaydarlar, Gocosmanlar, Rüstemler.<br />
Gocüsinler, Bilal ağa, Mürseller,<br />
Köyümüzü şenlendiren onlardır.</p>
<p>Hafız Hüseyn gelmiş ta Gerede’den,<br />
Aceroğlu ise Çamlıdere’den.<br />
Hacı Celil Erzurum mu nereden.<br />
Köyümüzü canlandıran bunlardır.</p>
<p>Hacı Osman dede Yaylalıöz’den,<br />
Hacsameddin giller de Abazlı’dan.<br />
Koçhisarlı kimler kaldı Aziz’den?<br />
Köyümüzü ünlendiren bunlardır.</p>
<p>Türkoba’dan gelen Türkoğlu Ali,<br />
Yiğitmiş, cömertmiş ve de çok namlı.<br />
Hacıkadın Rukiye anlı ve şanlı,<br />
Köyümüzü şanlandıran onlardır.</p>
<p>Bilal usta köyü mamur eyledi.<br />
Çekinmedi dobra dobra söyledi.<br />
Okul, çeşme, camiyi var eyledi.<br />
Köyümüzü taçlandıran onlardır.</p>
<p>Mehmet Çetin hem dürüst, hem de şendi.<br />
Hacede’yle Böğürçeşme gülşendi.<br />
Fevzi-Gecekuşu hep güreşendi,<br />
Köyümüzü şenlendiren onlardır.</p>
<p>Veysel abi, Akbaş Ali ve Dişçi,<br />
Almanya’da olmuşlar idi işçi.<br />
Kimisi tuğlacı, kimi demirci,<br />
Almanya’yı canlandıran onlardır.</p>
<p>Bico dayı, Hacı Mamo göçtüler,<br />
Hacı Arap, Cevdet abi geçtiler.<br />
Abidin, Kemal, Suat, Hacı uçtular.<br />
Yürekleri gamlandıran onlardır.</p>
<p>Ecel kimisine erken ulaşır,<br />
Turan abim, Bayram Öztürk ve Aşır,<br />
Umarız cennette olurlar haşir<br />
Gözyaşını kanlandıran onlardır.</p>
<p>Ali kahya, Ayşala, Mirza dayı<br />
Hacı Kerim, Halil ve akrabayı,<br />
Gözettiler, ekip, biçip buğdayı.<br />
Köyümüzü canlandıran onlardır.</p>
<p>Bayburtlu Pehlivan Nuri güreşti.<br />
Hamdi ile Necip ise kardeşti.<br />
Hepsinin yolları sinde birleşti.<br />
Gönülleri gamlandıran onlardır.</p>
<p>Sadık’la Celal’ın atası Ahmet,<br />
Köyümüzden geçen herkese rahmet,<br />
Biri diğerine etmezdi zahmet,<br />
Köyümüzü şenlendiren onlardı.</p>
<p>Konya’dan İbrahim, Ömer efendi,<br />
Mahmatlı’ya son zamanda gelendi.<br />
Esat Çelik Erzurum’dan kalandı.<br />
Köyümüzü ünlendiren onlardır.</p>
<p>Haylolo’nun adı sanı kalmadı.<br />
Kim olduğun bile kimse bilmedi.<br />
Kezo dayı işte onun damadı.<br />
Köyümüzü şanlandıran bunlardır.</p>
<p>Hacı Kazım değerli bir zat idi,<br />
Elim bir kazaya o kurban gitti.<br />
Toprak böyle nicesini öğüttü.<br />
Köyümüzü ünlendiren onlardır.</p>
<p>Sabri hoca Hakk’ın veli kuluydu,<br />
Kezo dayı gizlice bir veliydi.<br />
Hacı Kazım kimse bilmez ki neydi?<br />
Köyümüzü nurlandıran onlardır.</p>
<p>Hacı Vicdan ayda kırk gün çalıştı.<br />
Çalışması ibadetti, yarıştı.<br />
O da çoktan topraklara karıştı.<br />
Köyümüzü canlandıran onlardır.</p>
<p>Abo’nun uşaklar, Bulduk ve Nuri<br />
Kanlı, canlı makineydi her biri.<br />
Yedikleri ekmek hep alın teri<br />
Köyümüzü şanlandıran onlardı.</p>
<p>Şiran’lı Mürteza cami temeli,<br />
Vardı Hakk’a Ahmet Emin Töreli.<br />
Temir usta, Erzurum’dan, İspir’li.<br />
Köyümüzü ünlendiren onlardı.</p>
<p>İrfan abi Gocüseyn’den yadigar,<br />
O da göçtü, ondan da Hüseyin var.<br />
Gara Bayram, şimdi acep kim anar?<br />
Köyümüzü namlandıran bunlardı.</p>
<p>Üssük onbaşıyla İplikçi Ali,<br />
Neşet, Bekir, Nuri, savcılı Sabri,<br />
Nusret-Nuri Yılmaz kardeş ve abi,<br />
Köyümüzü şenlendiren onlardı.</p>
<p>Aliş-Haydar Şimşek akrabaydılar.<br />
Şık Osman ve Zeyver garibandılar.<br />
Kerim, Kazım ve İsmail vardılar,<br />
Köyümüzü canlandıran onlardı.</p>
<p>Köyün maskotuydu şen Yahya dayı,<br />
Hızla dolaşırdı koca dünyayı,<br />
Kazada yitirdi oğlu Kemal’i<br />
Köyümüzü şenlendiren onlardı.</p>
<p>Ürüstem dayının oğluydu Nuri,<br />
Koçhisar’dan gelme Aziz ve Baki,<br />
Gitti Abbas abi, bu dünya fani,<br />
Gönlümüzü gamlandıran onlardı.</p>
<p>Unuttuğum varsa alınmasınlar,<br />
Garip Birfani’ye darılmasınlar,<br />
Dünyada kimseye kırılmasınlar,<br />
Sevip, saydığımız işte onlardı.</p>
<p><strong>Muharrem KILIÇ</strong><br />
11.10.2009<br />
ANKARA</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.mahmatlikoyu.com/mahmatli-onlardir-siir-muharrem-kilic/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>5</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bağ Bozumunda Mutluluk (Şiir &#8211; Muharrem Kılıç)</title>
		<link>http://www.mahmatlikoyu.com/bag-bozumunda-mutluluk-siir-muharrem-kilic/</link>
		<comments>http://www.mahmatlikoyu.com/bag-bozumunda-mutluluk-siir-muharrem-kilic/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 05 Oct 2009 21:34:12 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Ankara Gölbaşı]]></category>
		<category><![CDATA[Güncel]]></category>
		<category><![CDATA[Mahmatlı]]></category>
		<category><![CDATA[Muharrem KILIÇ]]></category>
		<category><![CDATA[Şiirler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.mahmatlikoyu.com/bag-bozumunda-mutluluk-siir-muharrem-kilic/</guid>
		<description><![CDATA[BAĞ BOZUMUNDA MUTLULUK Bekir hocam, ellerin dert görmesin. Bereket, bolluk saç şu bizim köye. Yüzünden o gülüş hiç eksilmesin, O bağ, Mahmatlıya güzel hediye. Haydar dayı, Mamo dayı kalkın bir, Çocukların yaptığına bakın bir, Bağda baştanbaşa şöyle akın bir, Bu evlatlar can verdiler vadiye. Bu ne sadakat ve ahde vefa, Kalecik karası canlara sefa, Hasan [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img src="http://i37.tinypic.com/25ic6kg.jpg" vspace="7" width="184" align="left" border="4" height="142" hspace="7" />BAĞ BOZUMUNDA MUTLULUK</p>
<p>Bekir hocam, ellerin dert görmesin.<br />
Bereket, bolluk saç şu bizim köye.<br />
Yüzünden o gülüş hiç eksilmesin,<br />
O bağ, Mahmatlıya güzel hediye.</p>
<p><span id="more-225"></span></p>
<p>Haydar dayı, Mamo dayı kalkın bir,<br />
Çocukların yaptığına bakın bir,<br />
Bağda baştanbaşa şöyle akın bir,<br />
Bu evlatlar can verdiler vadiye.</p>
<p>Bu ne sadakat ve ahde vefa,<br />
Kalecik karası canlara sefa,<br />
Hasan dedeler de katılmış safa,<br />
Köylüm geri kalacakmış, ne diye?</p>
<p>Her kökte bir emek, bin alın teri,<br />
Böyle çalışan hiç kalır mı geri,<br />
Mahmatlı, uyanın haydi ileri!<br />
Teşekkür edelim Bekir abiye.</p>
<p>Gönüllerde dostluk, ışık gözlerde,<br />
Bu çabaya katılalım bizler de,<br />
Adımız okunsun çalan sazlarda,<br />
Mutluluklar gelsin bizim beldeye.</p>
<p>Birfani, huzura, dostluğa çağır.<br />
Kaynayalım orda, hep ağır ağır,<br />
Bu çağrıyı duysun, görsün kör, sağır,<br />
Meyveler sunalım, “komşum ye” diye.</p>
<p>Muharrem KILIÇ<br />
05. 10. 2009<br />
ANKARA</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.mahmatlikoyu.com/bag-bozumunda-mutluluk-siir-muharrem-kilic/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Perşembelik Geleneğimiz</title>
		<link>http://www.mahmatlikoyu.com/persembelik-gelenegimiz/</link>
		<comments>http://www.mahmatlikoyu.com/persembelik-gelenegimiz/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 02 Jun 2009 22:10:30 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Bilgilendirme]]></category>
		<category><![CDATA[Kültür]]></category>
		<category><![CDATA[Mahmatlı]]></category>
		<category><![CDATA[Muharrem KILIÇ]]></category>
		<category><![CDATA[Yazılar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.mahmatlikoyu.com/persembelik-gelenegimiz/</guid>
		<description><![CDATA[PERŞEMBELİK Köy ilkokulunda eğitim-öğretim bitip de yaz tatiline girilince, bütün çocukları bir sevinç dalgası sarardı. Okuldaki sıkı disiplin kurallarından, canı sıkılınca bütün sınıfı sıra dayağına çeken öğretmenden kurtulmuş olmanın sevinciydi bu. Özelikle erkek çocuklar özgürlüklerine kavuşurlardı. Çünkü kız öğrenciler okulun sınırlarından kurtulduklarında evlerinin sınırlarına dönerlerdi. Erkek çocuklar kızlara göre daha özgürdüler. Dağlara gidip çiğdem toplayabilirler, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img border="3" vspace="9" align="left" width="161" src="http://i43.tinypic.com/23j1fso.jpg" hspace="7" alt="KUR'AN KURSU" height="121" title="KUR'AN KURSU" />PERŞEMBELİK</p>
<p>Köy ilkokulunda eğitim-öğretim bitip de yaz tatiline girilince, bütün çocukları bir sevinç dalgası sarardı. Okuldaki sıkı disiplin kurallarından, canı sıkılınca bütün sınıfı sıra dayağına çeken öğretmenden kurtulmuş olmanın sevinciydi bu.</p>
<p><span id="more-191"></span> Özelikle erkek çocuklar özgürlüklerine kavuşurlardı. Çünkü kız öğrenciler okulun sınırlarından kurtulduklarında evlerinin sınırlarına dönerlerdi. Erkek çocuklar kızlara göre daha özgürdüler. Dağlara gidip çiğdem toplayabilirler, dağ-bayır dolaşıp mantar toplayabilirler, eşeklere binip yarış yapabilirler, derlerde çimebilirlerdi. Kızların ise böyle bir şansları yoktu. Bu nedenle de kızların okul için evden çıkmaları, özgürlüklerine açılan kapı sayılırdı. Kızların çevreyi tanımaları sadece okul sayesinde olurdu. Okul kapanınca, kızlar da evlerine kapanırlar, annelerine yardım ederek zamanlarını evde geçirirlerdi.Hem zaten evden çıkabilseler bile köy yerinde nereye gidebilirlerdi ki? Ev işlerinden arta kalan zamanlarında tek eğlenceleri arkadaşlarıyla bir araya gelerek yaptıkları kekli, börekli çay toplantılarıydı.</p>
<p><img border="3" vspace="7" align="left" width="239" src="http://i39.tinypic.com/2z5n4ld.jpg" hspace="9" height="181" />Köyde erkek çocuklar babayı, kız çocuklar da anneyi model alırdı. Okul dışındaki zamanlarda onların rollerini paylaşırlardı. Erkek çocuklar bağa, bahçeye, tarlaya gider, hayvanların bakımını üstlenirlerdi. Hayvan bakımı deyince öyle kolay bir iş değildi. Hayvanları akşam köye dönen sürüden alıp getirmek, yazlık yerlerine bağlamak, danaların inekleri emmelerine mani olmak hep erkek çocukların işiydi. Akşam inekler sağılırken annelerine veya ablalarına yardım ederlerdi. Buzağıyı getirip ineği bir süre emmesini sağlamak ve inek sütünü saldığında buzağıyı geri çekmek en zor işlerden biriydi. Bu aşamada inek sağılır, süt azalınca veya “inek sütünü çekine” tekrar buzağı bırakılır ve kalan sütü emmesi sağlanırdı.</p>
<p>Akşam hava kararmaya başlayınca kümesin etrafında toplanan tavuklar, horozlar, hindiler kümese kapatılırdı. Ertesi gün öğleye kadar yumurtası olan tavuklar yumurtlamış olurdu. Öğleden sonraya yumurta nadiren kalırdı. Bu yumurtaları toplayıp eve götürmek de çocukların işiydi. Bu arada, evin köpeğini beslemek işten sayılmazdı ve bütün çocuklar için zevkli bir uğraştı.</p>
<p>Çocuklar için, sadece ev işlerinde çalışmakla her şey bitmezdi. Okullar kapandıktan sonra, köy imamının camide veya herhangi bir köy konuk evinde açtığı Kur’an kursu başlardı. Bu kursa çocukların tamamına yakını katılırdı. Ama kısa süre içinde fire vermeye başlarlar ve en fazla yarısı kursu tamamlardı.</p>
<p>Kurs odasında sandalyeler iki blok olarak ayrılırdı. Bir blokta kız öğrenciler, diğer blokta erkek öğrenciler otururdu. Arada ki geniş alan hocanın gezme alanıydı. Hoca ders boyunca elinden eksik etmediği ince ama sağlam kızılcık sopasıyla bir o yana, bir bu yana gezer dururdu. Sopanın boyu kurstaki en uzun öğrencinin boyundan bile uzundu. Hoca bu sopayı, bazen ezber sureyi kimin okuyacağını belirlemek için öğrencinin başına veya omzuna dokundurarak, bazen de kendi aralarında gevezelik eden iki çocuğun kafalarına habersizce pat diye indirerek, büyük bir yetenekle(!) kullanırdı. Çok nadir olarak da falaka vakalarında kullanılırdı. Gerçi falakanın da adı çıkmış bir kere. Hoca canını sıkan öğrenciyi bu zarif sopasıyla öyle bir döverdi ki, baldırlarında oklava gibi morluklar oluşurdu. Çocuk eğer suçlu ise, bunu ailesine söylemezdi. Ama arkadaşları bu dayak faslını abartılı bir şekilde, aynı gün öğrencinin ailesine aktarırlardı. Kimi aileler bu durumda çocuğa hiçbir şey sormadan, “Hocanın vurduğu yerde gül biter, bir şey olmaz” derlerdi. Çocuk da ertesi gün süklüm-püklüm kursa devam ederdi. Ancak bazı aileler büyük bir hışımla hocaya baskına gider, iyice bir fırça attıktan sonra çocuğunu da kurstan alırdı.</p>
<p><img border="3" vspace="7" align="left" width="228" src="http://i43.tinypic.com/23j1fso.jpg" hspace="9" height="172" />Hocanın en titiz davrandığı konulardan biri de temizlik konusuydu. Köyde ne yapılırsa yapılsın, sürekli toprakla, bağla, bahçeyle, hayvanlarla haşır-neşir olunduğu için, temiz kalmak oldukça özen gerektirirdi. Bu konuda kız çocuklar daha başarılıydı. Erkek çocuklar ise topraktan kopamadıkları için, elleri, yüzleri toz toprak içinde olurdu. Hoca temizlik kontrolünü, öğrencilerinin elleri üzerine sivri bir dal parçasını sürerek yapardı. Her sabah çocuklar mendillerini çıkarır, masanın üzerine koyar, sonra da ellerini mendilin üzerin koyarak hocanın kontrol etmesini beklerdi. Hoca tek tek herkesin eline bakar, tırnak uzunluklarını, kızların tırnaklarına boya sürüp sürmediklerini, ellerinin temiz olup olmadığını denetlerdi. Elindeki ucu sivriltilmiş küçük dal parçasıyla çocukların ellerinin üzerini çizerdi. Eğer iz kalıyorsa el kirli demekti.(!) O öğrenciyi hemen elini yıkamaya gönderirdi. Köy yerinde ne yapılırsa yapılsın, kuru havada insan teni de kuruduğu için el üzerinde çizik izi kalırdı. Bir de gerçekten kirli olan ellerde iz kalırdı. Ama hoca bunu ayırt etmez ve çizgi izi kalan herkesi ellerini yıkamaya gönderirdi. Kızlar bu işe bir çözüm bulmuşlardı. Zaten onların elleri ev işleri, bulaşık yıkama vs. nedeniyle temiz olurdu. Ancak çubuk kuru ellerde iz bıraktığı için bazen onlar da fırça yerdi. Bunun farkına varan kızlardan biri eline krem sürerek gelmeye başladı ve her sabah aferin aldı. Bunu keşfeden diğer kızlar da aynısını yaptılar. Eee, erkek çocuklar da aptal değil ya! Herkes köy bakkalına gidip, iki yumurta karşılığında küçük yuvarlak alüminyum bir kutu içinde satılan “Krempet”ten alıp ellerine sürerlerdi. Çoğu zaman, kirli ellerin üzerine sürülen krem nedeniyle, hocayla aralarında komik diyaloglar geçerdi.</p>
<p>Kur’an kursunda dersler topluca işlenirdi. Yeni başlayan küçükler namaz surelerini topluca ve yüksek sesle tekrar ederek ezber yaparlardı. Onlar bu çalışmayı yaparken, Kur’an dersi alanlar derslerine çalışırlardı. Ezbercilerin işi bitince, hoca toplu olarak tekrar ettirdiği sureyi öğrencilere tek tek okuturdu. Herkes bu tekrarlarda öğrenmek zorundaydı. Çünkü başka tekrarı yoktu. Ezberi orada yapamayan, evde ezberleyip gelmek zorundaydı.</p>
<p>Elif cüzünü bitirip Kur’an okumaya başlayan öğrenciler her gün giderek artan sayfalarla Kur’an okumaya başlarlardı. Böylece, gide gide okuması gelişir ve daha akıcı hale gelirdi. Böyle durumda olanlar, kurs bitmeden Kur’an’ın tamamını bitirirler ve Kur’an’ı “Hatim” yapmış olurlardı. Bunu başaranlar için kursun sonunda camide tören düzenlenirdi.<br />
Mevlit okunur, şeker veya şerbet dağıtılırdı. Hatim yapan çocuklar törende Kur’an’dan sureler okurlardı. Başarılarını sergilemeye çalışırlardı. Doğal olarak bunu sadece erkek öğrenciler yapabilirdi. Kız öğrenciler kendileri için yapılan törene katılamazlardı. Evlerinde beklerlerdi. Törenle ilgili bilgileri, babalarından veya ağabeylerinden alırlardı.</p>
<p>Bu tür törenlerde dağıtılan şerbet özel olarak hazırlanırdı. Büyük kazanlara doldurulan sular, içine atılan karanfillerle birlikte kaynatılırdı. Karanfil kokusunu iyice alan suya şeker atılır ve karıştırılarak eritilirdi. Şekerden sonra da “şerbet tozu” atılırdı. Bu şerbet tozu, çok renk veren, kırmızıya yakın pembe renkli bir gıda boyasıydı. Bu boyanın da kendine has bir kokusu olurdu. Parlak kırmızı bir renk alan şerbetler soğutulur, su güğümlerine veya şerbet sürahilerine doldurularak camiye taşınırdı. Ayrıca birkaç tepsiye, ince uzun şerbet bardakları konulur, üzerleri yeşil veya kırmızı ince bir örtüyle örtülür ve gençler tarafından camiye getirilirdi.</p>
<p>Camide yapılan törenin bitmesine yakın, bu bardaklara şerbetler doldurulur ve önce hocaya ikram edilirdi. Hocanın yanındaki hatim yapmış öğrencilere de ikram edildikten sonra cemaate dağıtılırdı. Nefis tadı ve lezzetiyle, buz gibi şerbeti içenler şöyle bir kendilerine gelirlerdi. Şerbeti alan bekletmez hemen içerdi. Çünkü dağıtıcının peşinden gelen ve elinde boş bir tepsi bulunan genç, boşalan bardakları toplar, dışarıda hazır bekleyen suyla bu bardakları yıkar ve tekrardan kullanılacak hale getirirdi. Camideki cemaatin hepsine şerbet verildikten sonra, artan şerbet cami önünde bekleyen küçük çocuklara dağıtılır, yine de şerbet bitmemişse yolda karşılarına çıkan herkese ikram edilirdi.</p>
<p>Camide yapılan tören sırasında, hatim yapan öğrencilerin ailelerince hazırlanmış olan ve içlerinde havlu, mendil, takke, çorap vs. bulunan hediye paketleri hocanın yanına bırakılırdı. Bunun yanı sıra hocaya hediye olarak bir miktarda harçlık verilirdi. Bu da, paranın hocanın cebine konulması şeklinde olurdu. Hoca istese de istemese de bu para cebine konurdu. Bu nedenle hocalar bu işlem için kolaylık sağlama adına, hafifçe yan tarafa doğru eğilirlerdi. “İstemem, yan cebime koy” meseli herhalde bu tür durumlar sonunda ortaya çıkmış olmalıdır. Her şeye rağmen hoca cebine el sokturmazsa, bu defa da oturduğu seccadenin altına konulurdu. Hocalar bu tür paraları kesinlikle ellerini uzatarak almazlardı. Bu davranışlarıyla, böyle bir taleplerinin olmadığını vurgulamaya çalışırlardı.</p>
<p><strong>Kurs devam ederken, hocaya kurs için herhangi bir ücret ödenmezdi. Ancak, her Perşembe günü, öğrencilerin annelerinin hazırladığı bir miktar yiyecek maddesini, çocuklar hocanın evine götürürdü. “Perşembelik” olarak anılan bu hediyeler genellikle, un, bulgur, tarhana, peynir, yoğurt, süt ya da çeşitli sebze veya meyveler olurdu. Hediyeleri hocanın hanımı alır, kabı boşaltır ve teşekkür ederek iade ederdi. </strong></p>
<p>Bu hediyelerin niçin Perşembe günü verildiğine gelince, Perşembe gününün akşamı Cuma gecesi olduğundan, yapılan hayrın daha makbule geçeceğine inanılırdı herhalde. Hem de ertesi günün Cuma olması, Cuma gününün de müminlerin bayramı sayılması, bu bayram gününde hocanın evinin ihtiyaçları karşılanarak, onların da mutlu olmalarının istenmesi düşünülmüş olabilirdi. Her şeye rağmen güzel bir gelenekti. Aslında bu verilen hediyeler hocanın verdiği emeğin karşılığı bile değildi. Ama insanlar bu kurs verme işinin, hocanın asli görevlerinden biri olduğuna inanırlardı. Neticede herkes hakkına razıydı. Ortada yazılı-çizili bir kural olmamasına rağmen, bir sessiz antlaşma hükmünü sürdürürdü.</p>
<p>Kurs, hatimler ve törenlerle sona erdiğinde, henüz yaz tatili bitmemiş olurdu. Çocuklar ikinci bir tatile girmenin sevincini yaşarlardı. Genellikle kurs bitene kadar vakit namazları için camiye gelen erkek çocuklar, kurs bitiminden itibaren, bir hafta, on gün kadar daha azalan sayılarla vakit namazlarına gelirler, bir süre sonra vakit namazlarında çocuklar görülmezdi. Ancak, Cuma namazlarında hemen hemen bütün erkek çocuklar camide olurdu. Aralarından biri mutlaka müezzinlik yapardı. Bazen iki öğrenci aynı anda kalkıp kamet getirmeye başlardı. Bu durum bir tanesi pes edene kadar devam eder, ısrarcı ve kararlı olan o günün müezzini olurdu.</p>
<p>Anadolu’da klasik din eğitimi bundan ibaretti. Bugün pek çok insanın dini bilgileri bu kurslarda öğrendikleri ile sınırlıdır. Çünkü yaş ilerledikçe hem öğrenmek zorlaşmakta, hem de hayat şartlarının zorluğu altındaki insanlar bu işe zaman ayıramamaktadır. Bu nedenle de, insanlarımız dini konularda katı ve tavizsiz olmak yerine, hoşgörülü ve akılcı olmayı yeğlemektedirler.</p>
<p>Artık ne eski kurslar var, ne de perşembelikler. Maalesef her şey daha suni, daha sentetik ve maalesef daha siyasi!</p>
<p><strong>Muharrem KILIÇ</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.mahmatlikoyu.com/persembelik-gelenegimiz/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Dut Mevsimi (Muharrem KILIÇ)</title>
		<link>http://www.mahmatlikoyu.com/dut-mevsimi-muharrem-kilic/</link>
		<comments>http://www.mahmatlikoyu.com/dut-mevsimi-muharrem-kilic/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 11 May 2009 12:07:45 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Bilgilendirme]]></category>
		<category><![CDATA[Kültür]]></category>
		<category><![CDATA[Mahmatlı]]></category>
		<category><![CDATA[Muharrem KILIÇ]]></category>
		<category><![CDATA[Yazılar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.mahmatlikoyu.com/dut-mevsimi-muharrem-kilic/</guid>
		<description><![CDATA[AHMET BEYDAYI’NIN DUT AĞACI Babamın sağlığında komşumuz Ahmet beydayı’nın, bizim bahçeye bitişik ama bizim bahçeden büyük olan bahçesine sebze ekmiştik. Daha doğrusu babamla annem ekmişti. Bahçenin bir tarafı bizim bahçenin duvarına bitişikti. Diğer tarafı ise köy çeşmesine kadar uzanıyordu. Bizim bahçe tarafında en az 50 yıllık bir ahlat ağacı, köy çeşmesi tarafında da en az [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><img src="http://i43.tinypic.com/2u5z8nc.jpg" vspace="9" width="154" align="left" border="3" height="115" hspace="9" />AHMET BEYDAYI’NIN DUT AĞACI</strong><br />
Babamın sağlığında komşumuz Ahmet beydayı’nın, bizim bahçeye bitişik ama bizim bahçeden büyük olan bahçesine sebze ekmiştik. Daha doğrusu babamla annem ekmişti. Bahçenin bir tarafı bizim bahçenin duvarına bitişikti. Diğer tarafı ise köy çeşmesine kadar uzanıyordu.</p>
<p><span id="more-184"></span> Bizim bahçe tarafında en az 50 yıllık bir ahlat ağacı, köy çeşmesi tarafında da en az 50 yıllık bir dut ağacı vardı. Bu dut ağacı köyün en büyük ağacıydı. Bütün köylü ondan bahsederken “dut ağacı” diye değil, “dut dalı” diye bahsederdi. Bu ağacın kökü o kadar kalındı ki, benim gibi 4-5 yaşlarındaki üç çocuk el ele verirdik yine de ağacın kökünü tamamen saramazdık. (Doğal olarak, ben büyüdükçe ağacın kökü de küçüldü..)</p>
<p>Bu dut ağacının kökü aşağıdan yukarıya doğru ortasından up uzun yarılmıştı. Bu dar yarığın içine taşlar sıkıştıran çocuklar, bu taşları basamak gibi kullanarak ağaca kolaylıkla çıkarlardı.<br />
Önemli olan yukarıda kökün bittiği yerden sonrasıydı. Oraya kadar kolay çıkılırdı ama, oradan sonra yarık ve taş merdivenin olmadığı, yaklaşık bir metre uzunluğunda bir bölüm daha vardı. İşte orayı geçmek çoğu kişiyi korkuturdu. Oraya kadar yükselmişken, hele de hemen ardınızdan gelenler de varsa, devam etmekten başka şansınız olmazdı. O bölümü geçen ise adeta ayrı bir dünyaya varmış gibi rahatlardı. Yukarısı ayrı bir dünyaydı çünkü. Hemen kökün üzerinden her yöne dağılan kalın dalların her biri kendi içinde de dallara ayrıldığı için devasa bir görüntü oluşurdu.</p>
<p>Haziran ayı gelip de dutlar olgunlaşmaya başlaması, tam da okulların tatil olduğu  döneme rastlardı. Kız öğrenciler dışında okulun bütün erkek öğrencileri, gruplar halinde Ahmet bey dayının dut ağacını ziyaret ederdik. Sadece öğrencilerle sınırlı değildi bu ziyaretiçler.  15-16 yaşındaki gençler bile gelirdi bazen. Zavallı dut ağacı meyveleri olgunlaştıktan sonra, sığırcık kuşu sürülerinden ve çocuk sürülerinden kendini kurtaramazdı. Çocuklar gelince sığırcıklar büyük bir gürültüyle ağacı terk ederlerdi. Çocuklar gider gitmez de ağaca üşüşürlerdi. Bu koca ağaç, biri sürü çocuğunu aynı anda  emziren bir dev anası gibiydi adeta. Ağaca çıkan herkes mutluydu çünkü.</p>
<p>Yukarıdakilerin dışında bir de aşağıda bekleyenler olurdu her zaman. Bunlar ağaca tırmanamayan küçüklerdi. Her birisi yukarıya bakmaktan boynu tutula tutula yukarıdakilerden birine veya kendine yakın gördüğü bir kaçına seslenirdi. Genellikle herkesin ya bir abisi, ya bir amca oğlu, ya da bir komşusu ağaçta olurdu. Annesinden yiyecek bekleyen yavru kuşlar gibi yukarılara bakışır dururlardı. Yukarıdaki çocuklar öncelikle ulaşabildikleri en güzel meyveleri yerler, ondan sonra da uçlarda yer alan ve yetişip alamadıkları meyveleri de ağacın dalını sallayarak aşağı çırparlardı. Böyle durumlarda aşağısı ana baba günü olurdu. Çocuklar en iyi meyveleri kapabilmek için birbirine girerdi. Bu arada, dut ağacının hemen altındaki küçücük gölet her zaman dolu olduğundan, buraya düşen meyveler kimsenin işine yaramazdı.</p>
<p>Kimi zaman da yukarıdaki kişi aşağıyı uyarır ve aşağıdaki kardeşine yukarıdan kırdığı meyveli bir dalı atardı. Aşağıda bekleyen bun buna çok sevinirdi. Ama buna sevinmeyen biri vardı. Ahmet bey dayı. Çocukların hayhuyu ayyuka çıktığında oturduğu çardak gölgesinden kalkar bastonuna dayana dayana ağaca doğru gelirdi. Bu arada zaman zaman durur ağaca doğru bastonunu sallayarak kızdığını belirten sözler söylerdi. Ama bunu kimse duymazdı bile. Ahmet bay dayı ağaca iyice yaklaşana kadar kimse konumunu değiştirmezdi. 40-50 metre kala ilk önce yerdeki çocuklar bahçeyi terk ederdi. Sonra da  ağacın her bir dalından sarkarak patır patır yere dökülen çocuklar. Bu duruma rağmen ağacı terk etmeyenler de olurdu. Bunlar ağaçtan inmek yerine, ağacın en üst dallarına tırmanır, kalabalık dallar arasında gizlenirlerdi. Ahmet bey dayı herkesin kaçtığı varsayımıyla hareket ettiği için, etrafa biraz söylenir, sonra da tekrar eve dönerdi. Kimi zaman, kırılıp aşağı atılmış daları toplar kızarak eve götürürdü. En çok üzüldüğü şey ağaç dallarının kırılmasıydı. Ama maalesef çocuklar da bunu anlayacak durumda değildi. Bazı zamanlarda, dut dalını korumak amacıyla, beylik atını getirir, dut ağacının altındaki çayırlığa çakardı. Köyün çocuklarının en mutlu olduğu zaman ise, Ahmet bey dayının atını eyerleyip, Pancarlı’daki arazileri dolaşmak üzere köyden ayrıldığı zamandı. O atının üstünde mağrur ve sakin bir şekilde yol alarak, Bağlar’ın altındaki tepenin ucundan görünmez olduğunda ise, bütün iletişim imkanlarını kullanan çocuklar bir anda dut ağacının tepesine üşüşürdü.</p>
<p>Ahmet bey dayı köyümüzün en eski ailesi olduğundan, pek çok çalışanı, koyun sürüsü ve pek çok manda ve ineği olurdu. Öğleyin sofrası çok kalabalık olurdu. Diyebilirim ki Ahmet bey dayı köyümüzde yaşayan son beydi. Değirmi yüzünü süsleyen beyaz sakalıyla, ağır ve sakin hareketleriyle hoş bir insandı Ahmet bey dayı.</p>
<p>İşte babamlar bu Ahmet bey dayının bahçesini ekmişlerdi. Buranın ekilmesini istemesinin bir nedeni de dut ağacını çocukların elinden kurtarmaktı. Çünkü, bu bahçe ekildiği zaman, çocuklar her yıl bol bol yedikleri o güzelim dutları öyle canlarının istediği gibi alıp yiyemezler, para ödemek zorunda kalırlardı. Bahçeyi eken kişi ağacı da korur, olgunlaştıkça çırpar ve orada satardı. Bahçe ekildiği zamanlar dut ağacının altındaki çayırlar, çocuklar tarafından çiğnenmediği için  daha bir güzel olurdu. Bahçenin ekildiği yıllar köyün çocuklarının kara yılı olurdu adeta.</p>
<p>Babamlar bu bahçeyi ektiklerinde dört yaşında ancak vardım herhalde. Bana hiç iş düşmezdi. ağabeylerimi iş için zaman zaman bahçeye çağırdıkları halde, bana kimse bir şey demezdi. Gönlümce gezer dolaşırdım sebzelerin bostanların arasında. Kargaları kovmada bile bana iş düşmezdi Çünkü üç tane abim vardı.</p>
<p>Bahçedeki dinlenme zamanlarında bahçeye çok yakın olan eve gitmez, ailece dut ağacının koyu gölgesinde, küçük göletin yanındaki yeşil bir halıyı andıran çimlerin üzerinde otururduk. Ömrümde unutamadığım belki de en mutlu ve huzurlu günlerim bu mekanda geçmiştir. Çünkü bir yıl sonra, ben beş yaşımdayken babamı kaybedecektim ve hiçbir zaman da bu mutlu günlere dönemeyecektim.</p>
<p>Bu bahçede neler yetiştirmemişlerdi ki rahmetli annem ve babam. Taze soğan, sarımsak, biber, domates, fasulye, patlıcan, bamya ve daha neler neler. Burası köyün manavı olmuştu. Hem de ne manav. Hayali cihan değer. Müşteri gelir, istediğini söyler, manav gider bahçeden taze taze toplar getirir, tartar ve müşterisine verir. Üst ortasında tutulacak yeri olan kollu terazi ile tartılırdı her şey. Bir tane yarım kiloluk, bir tane 1 kiloluk orijinal kiloluklar vardı. İki kiloluk ise beyaz mermer renginde, yuvarlak bir çay taşıydı. Babam o iki kiloluk taşı Karaçay’dan getirdiği 15-20 adet taşın arasından tartarak seçmişti.</p>
<p>Köyümüzde su kıt olduğu için, herkes sebze ekemezdi. O zamanlar ağaç da çok azdı. Babamlar o kadar bol ürün alıyorlardı ki o yıl, herkes hayretler içinde kalıyordu. Sebze satışı genelde öğleye doğru başlar, akşam ezanından sonrasına kadar sürerdi. Tabi satış dediysek manav gibi sürekli bir satış değil. Akşam hava karardığında babam bahçeden topladığı sebzelerden birkaç öbek oluşturur ve bunları ağabeyimlere vererek köyümüzdeki ihtiyaç sahibi komşulara gönderirdi.</p>
<p>Öğle yemeklerimizi genellikle bahçede dut ağacının altında yerdik. Annem yemek yapmaya zaman bulamadığı zamanlarda evden yufka ekmek getirirdi. Haşlanmış yumurta ve taze soğanla dürüm yapardık. Yanında da çeşmenin buz gibi suyundan ayran. Bahçeden toplanmış ala çağla domatesler. Bu domatesleri ortadan ikiye böldükleri zaman mis gibi bir koku ortalığı kaplardı. İçi pul pul parlardı. Ve artık o lezzet dünyamızdan ayrılalı çok oldu, maalesef. (Böyle bir lezzeti tatmış olmaktan dolayı mutluyum. Bu anlattıklarımdan yaklaşık  kırk yıl sonra köyüme dönüp, kurduğum bahçede aynı lezzeti çocuklarıma da tattırmaya çalıştım. Ama bu lezzet o lezzet değildi.)</p>
<p>Babamlar, bu bahçenin, bizim kendi bahçemize yakın olan tarafına da kavun, karpuz ekmişlerdi. Zaman geçtikçe kavunlar ve karpuzlar kendilerini göstermeye başlamışlardı. Kimi zaman ağabeyimler, daha yumruk kadar olmuş kelekleri koparır parçalar ve paylaşırlardı. Babama söylemeyeyim diye bana da verirlerdi. İşte ilk kez o zaman, asıl olgunluğuna erişmemiş bir meyvenin, ham kavunların bu kadar güzel koktuğunu ve bu kadar lezzetli olduğunu öğrenmiş oldum. Ve zaman zaman annemden kelek istemeye başladım. Annem babama söylerdi. Babam ise, önce bana onların daha ham olduğunu, büyüdüklerinde daha lezzetli olacağını, onları o zaman daha çok seveceğimi anlattıktan sonra, elimden tutup bostana götürürdü. Oradan beğendiğim bir keleği babama gösterirdim. O da onu koparırdı. Birlikte dut ağacının altındaki göletin başına dönerdik. Babam kemerine takılı siyah kılıftan çıkardığı kemik saplı bıçağıyla keleği parçalara ayırır ve orada bulunanlara dağıtırdı.</p>
<p>Ben bu lezzetten bir türlü vazgeçemiyordum. Bu yüzden de zaman zaman bostanı ziyaret eder olmuştum. Ziyaret saatlerimi de genellikle akşam alaca karanlığa ayarlıyordum. Böylece görünmez olduğumu düşünüyordum herhalde. Gündüzden yerini öğrendiğim bir keleğin başına alçak sürünmeyle gidiyor, keleği kopartmadan, teveğinde kemirerek yiyordum. Yarısını ancak tüketebildiğim keleğin kalan kısmının üzerini de toprak serperek örtüyordum. Bu şekildeki üçüncü operasyonun akşamında sofrada otururken babam anneme seslendi:</p>
<p>-Hatun, son zamanlarda bostana bir kemirgen dadandı farkında mısın?</p>
<p>-Farkındayım, farkındayım. Kirpi mi, kaplumbağa mı, köstebek mi bilmem.</p>
<p>Babam sözünü sürdürdü:<br />
-Ame her ne ise bu kemirgen küçük bir şey olmalı.. Çünkü bu kemirgen bir keleği bile yiyip bitiremiyor. Kalanını da toprakla gizliyor. Bu nasıl bir şey acaba?</p>
<p>Annem cevap verdi:<br />
-Bilmem, bir gün nöbet tutar yakalarız. O zaman anlarız nasıl bir şey olduğunu.</p>
<p>Bu yakalarız sözü beni öyle rahatsız etti ki anlatamam. Ben kendi bahçemize zarar veriyordum. Ve ailem bahçeye zarar veren o yaratığı yakalamaktan bahsediyordu. O an öyle pişman oldum ki yaptıklarıma. Hani derler ya, yer yarılsa da içine girsem. Utancımdan kıpkırmızı kesilmişim. Başımı yukarı kaldırmaya bile cesaret bulamıyordum kendimde.<br />
Bir ara şöyle bir etrafıma bakayım dedim. Oda ne? Herkes gülümseyen bir yüzle bana bakıyor. Ben başımı kaldırıp babama durumu anlatmaya çalışıyordum ki, sofradakilerin kahkahaya dönüşen gülmeleriyle rahatladım. Herkesin gülmesiyle ben de onlara katıldım Ama yine de içimde, yaptığım hatadan dolayı bir kırıklık vardı. Herkesin gülme krizi geçtikten sonra babam, sevgi ve merhamet dolu bakışlarla beni süzdü. Beni çok rahatlatan şu sözleri söyledi ve başımı okşadı:</p>
<p>-Üzülme güzel yavrum, onlar ailemizin malı. Yediklerin helal sana. Sen onları başkasının bahçesinden almış olsaydın sana çok kızardım. Ama sen öyle bir şey yapmadın.</p>
<p>O an dünyadaki en mutlu kişi eminim ki bendim.</p>
<p>*</p>
<p>Bir yıl sonra babam hayata veda edecek ve benim kısacık süren babalı yaşamım da bitecekti. O günden sonra, babalarının elinden tutup, köy içinde yürüyen çocuklara hep gıpta ile baktım. Hatta zaman zaman kıskandım bile diyebilirim. Ama hayat buydu işte. Bazı şeyleri biz belirlemiyorduk. Bize sadece kabullenmek, sabretmek ve katlanmak düşüyordu.</p>
<p>*</p>
<p>Yıllar sonra Ahmet bey dayının da dünyadan ayrılmasının ardından, normal olarak çocukları mirasını paylaştılar. Bahçesinin bizim ektiğimiz bölümü de bir kardeşe düştü. Ama burada bir adaletsizlik(!) vardı. Arazinin bu bölümünde iki büyük ağaç kalmıştı. Biri köyümüzün anıt ağacı konumundaki dut ağacı, diğeri de bizim bahçemizin yanındaki ahlat ağacı. Bu ağaçların da paylaşılması gerekiyordu.(!) Ahlat ağacı dut ağacına göre daha küçük ve gösterişsizdi. Dolaysıyla, ağaçların paylaşımında kendisine kıyılan ağaç, çocukluk yıllarımızın süsü olan dut ağacı oldu.</p>
<p>Bir gün komşularımızdan, Bayburtlu Hayri Pak amca, baltasını biledikten sonra dut ağacının yanına gelip, bu devasa ağacın köküne baltasını vurmaya başladığında, yaklaşık seksen yıldır o köyde yetişen herkesin çocukluk anılarını baltaladığının farkında değildi. Çünkü o sadece söyleneni yapıyordu.</p>
<p>O koca ağaç artık  yerde yatıyordu. Hem de  param parça. Köyün o güzelim görüntüsü bozulmuştu. Köy bir anda yabancılaşmıştı gözümde. Yapabileceğim hiçbir şey yoktu. Çevredekilere hissettirmeden yanaklarımdan aşağı süzülen damlaları kurulamaya çalışıyordum. Tıpkı babamı kaybettiğim gün olduğu gibi.</p>
<p><strong>Muharrem KILIÇ</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.mahmatlikoyu.com/dut-mevsimi-muharrem-kilic/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>3</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Gelin, Bu Vebale Ortak Olmayın! (Şiir)</title>
		<link>http://www.mahmatlikoyu.com/gelin-bu-vebale-ortak-olmayin-siir/</link>
		<comments>http://www.mahmatlikoyu.com/gelin-bu-vebale-ortak-olmayin-siir/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 26 Mar 2009 00:03:49 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Mahmatlı]]></category>
		<category><![CDATA[Muharrem KILIÇ]]></category>
		<category><![CDATA[Şiirler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.mahmatlikoyu.com/gelin-bu-vebale-ortak-olmayin-siir/</guid>
		<description><![CDATA[Bu aziz milleti dilenci etti, Toplumu vurguncu, talancı etti, Cümle halkımızı yalancı etti, Gelin, bu vebale ortak olmayın. Bir kutu makarna, üç torba kömür, Dağıtıp sonra da sömür ha sömür. Böyle onursuzca geçer mi ömür? Gelin, bu vebale ortak olmayın. Senin çocukların iş bulamazken, Fakirin, fukaran aş bulamazken, Taş üstü koyacak taş bulamazken, Gelin, bu [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img src="http://i40.tinypic.com/sotr1k.jpg" vspace="9" width="154" align="left" border="3" height="116" hspace="9" />Bu aziz milleti dilenci etti,<br />
Toplumu vurguncu, talancı etti,<br />
Cümle halkımızı yalancı etti,<br />
Gelin, bu vebale ortak olmayın.</p>
<p><span id="more-170"></span></p>
<p>Bir kutu makarna, üç torba kömür,<br />
Dağıtıp sonra da sömür ha sömür.<br />
Böyle onursuzca geçer mi ömür?<br />
Gelin, bu vebale ortak olmayın.</p>
<p>Senin çocukların iş bulamazken,<br />
Fakirin, fukaran aş bulamazken,<br />
Taş üstü koyacak taş bulamazken,<br />
Gelin, bu vebale ortak olmayın.</p>
<p>Padişahımızca verildi ferman.<br />
Kurudu tarlalar, boşaldı harman.<br />
Milletin dizinde kesildi derman,<br />
Gelin, bu vebale ortak olmayın.</p>
<p>Komşusu aç iken karınları tok,<br />
Kıyamet, ahret kaygıları yok.<br />
Bu işin vebali çok ağır, çook çok,<br />
Gelin, bu vebale ortak olmayın.</p>
<p>Uçmağa varırlar adil olanlar,<br />
Zalimleri ise tamuya dalar.<br />
Bunlar hatasını o zaman anlar,<br />
Gelin, bu vebale ortak olmayın.</p>
<p>Haktan ve doğrudan şaşamayın sakın!<br />
Zalimin peşine düşmeyin sakın!<br />
Sonra halinize şaşamayın sakın!<br />
Gelin, bu vebale ortak olmayın.</p>
<p>Zalim, baban olsa karşısında ol.<br />
Zulmet ile değil, sen nur ile dol.<br />
Birfani, Hak yolu en doğru tek yol,<br />
Gelin, bu vebale ortak olmayın.</p>
<p>Muharrem KILIÇ<br />
25.03.2009<br />
Ankara</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.mahmatlikoyu.com/gelin-bu-vebale-ortak-olmayin-siir/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>3</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

